Artık yazmayacağım!

Gazeteci dostum yol arkadaşım Cihan Güner’e…

“Okur doğru söylüyor: “Ne yazıyorsun birader? Ne anlamı var yazdıklarının? Ülkenin onca sorunu varken, uyduruktan birkaç afilli sözcükle donattığın yazının, gazete sütununu işgal etmesinden utanmıyor musun?” Utanıyorum… Haklısın sevgili okur. Artık yazmayacağım.”

Bir konuda şanslıyım. Dertlerimi açabileceğim birileri hep vardı. Çocukluk yıllarımda, okul hayatımda, iş hayatımda ruhumun her daralmasında yanı başımda birileri hep vardı. Diz dize oturabildiğim insanlardı onlar. Sır saklarlardı. Hafife almazlardı hiçbir şeyi. Yargılamadan dinlerdi. Dinlemeyi ertelemezlerdi. Bütün varlıklarıyla anlamaya çalışırlardı. Çözüm üretmezlerdi–ki bu benim için çok önemli olurdu.

Dertlerini anlatmaya başlamış birine çalakalem çözümler bulmak, daha fazla anlatmasına engel olmaktır biraz da. Gözüme çok büyük göründüğü için bu lafları söylemeye utanıyorum ama yine de diyeceğim: bence dertli birinin sorunlarını hemen çözmeye kalkmak, vakti ve tahammülü olmayanlara mahsus itici bir haldir. İnsan bilmediği acılarımı, bildiği acılar üzerinden anlatmaya çalışıyorsa – ki çoğu zaman bende böyle yaşanıyor – bizim dert sandığım şeyler çözülmeyi değil sadece üzerinde konuşulmayı bekliyordur.

Bir dostum vardı. Ona bir şey anlatırken, aynı zamanda kendimle baş başayım demekti. Ben ona bir şey anlatırken, etrafta benden başka kimse yok demekti. O dostum bana kendimi yansıtan bir ayna olurdu. Yargılara, bilgilere, formüllere sahip olmayan bir aynaydı. Derinleştiren, karmaşıklaştıran, sonsuzlaştıran bir aynaydı. Hiçbir şeyi çözmeyen, çözmediği için de nesnesini “dondurmayan” bir aynaydı.

Onunla yerel bir gazetede çalışıyorduk. Yaptığımız haberleri, attığımız manşetleri kimsenin okumadığının farkındaydık. Çalıştığımız gazete ilk defa yazan köşe yazarlarıyla doluydu. Dikkat ettiniz mi bilmiyorum: Amatör köşe yazarları köşelerine “sevgili okur” diye başlarlar. Bu aslında biraz da şu demektir: “bunu ancak sevgili okur”. Yani, sana çok yakın insanlardan başka kimsenin umurunda değildir yazdıkların.

Biz de “sevgili okur” diye başlardık yazılarımıza. Yazdıklarımız “nafile yazılar” üst başlığıyla yayınlanırdı. Orada yazılarımız gerçekten nafileydi. Çünkü yerel medya en önce bir geçim kaynağıdır. Reklam maksatlı yayınlanır. Üst üste yığılmış reklamlar çirkin gözükür diye aralara haberler ve yazılar yerleştirilir.

Yan yana iki bilgisayarımız vardı. Ben dizgi yapardım. O mizanpaj. Birlikte çalıştığım dostum, zaman zaman bu okursuzluk duygusundan yakınır ve “artık yazmayacağım” başlıklı bir yazı kaleme alırdı.

“- Artık yazmayacağım sevgili okur. Tükenmiş benliklerinizle çıktığınız yalnızlık yolculuğunda, yolunuz açık ola. Ardınıza bakmayacaksınız biliyorum. Baksanız da fark etmez. Ardınızda kimse olmayacak, bunu da biliyorum..”

Yazmayı bırakırdı. Aylarca reklam tasarımlarıyla, firma tanıtımlarıyla uğraşırdı. Kimsenin bu duygusal çıkıştan nasibini almadığını anladığı zaman, yazmaya yeniden başlardı. “Artık yazmayacağım” yazısına yağmur gibi okur tepkileri hayal ederdi. “Artık yazmayacağım” demiştiniz, şimdi neden yazmaya başladınız, sözünüzde neden durmuyorsunuz, sorusunu soracak kimseler bulunana kadar, yeniden yazmaya devam ederdi.

Gazetenin mizanpaj ekranına sonsuz bir dikkatle bakar, küllükte unutulmuş sigarasını gözlerini ekrandan ayırmaksızın, elleri ile yoklayarak arardı. Bu hareketini o kadar kuşkulu ve yavaş sürdürürdü ki, onu bu anlarda tanıyanlar görme özürlü olduğunu sanabilirlerdi. Bazen eli sigarasına isabet etmezdi.

Şayet “artık yazmayacağım” yazısını sayfaya yerleştirdiği zamanlardan biriyse, sigarayı bulamamış elleri, bir şeyi aradığını unutup, yeniden klavyeye yönelirdi. Ve beklenmeyen bir anda sloganını korkusuzca atardı: “Sevgili okur, artık yazmayacağım!”

Kırgındı. Çok kırgındı. Ama kırgınlığının hiçbir gerekçesi yoktu. Veya çok derinlerdeydi haklılığı. Çok ruhani bir haklılığı vardı belki de. Çok arındırılmış, görünmeyen, gizli bir haklılığı vardı belki de. Kırgınlığını anlamazdım. Ama dinlerdim. Kendisini terk edecek okurları bile bulunmayan bir yazarın nazlanarak “artık yazmayacağım” demesinden daha zavallıca ne olabilirdi ki?

“- Görüyorum ki hepinizin içinde o inanılmaz boşluk, sevgisizlik yer etmeye başlamış. Bilerek, isteyerek başladığınız yalnızlık yolculuğuna son verecek gibi görünmüyorsunuz. Bunu değiştirmeye yetmedi yazdıklarım. Yetmeyecek… Yazmayacağım!”

Bana ilk yazımı o yazdırdı. Önce bir başlık attı. Yazının ilk cümlesi ile son cümlesini yazdı. Bana dertlerinden bahsetti. Onu nasıl anladıysam öyle yazmamı istedi. İnsan kendi derdinin ifadesini bulamıyormuş. İnsan kendisini en iyi başkasının gözünden görebiliyormuş. İnsan, kendini en iyi başka bir insanla anlayabiliyormuş. Birkaç cümle sonrasında takıldığımı görünce – müzik yönetimi hep onda olurdu- bilgisayarında çalan müziğin sesini bir doz daha artırdı. Bunu en iyi o zaman, ilk yazımı yazarken hissettim. Duygusal bağlantılarım açılsın diye, dostumun o şarkıyı seçmesinden anladım ki, ben hatıralarımdan ayrılamıyormuşum, onları sırtımda taşıyormuşum.

Çalan şarkı daima çok şey hatırlatırdı. Ama aklıma o kadar çok hatıra gelirdi ki, fırsat bulup bir cümle dahi yazamazdım. Nakarat dilimde dolanıp dururdu. Yazmaktan vazgeçer, dostumun yüzüne bakardım. Yine bilgisayarına doğruydu gözleri. Malum yazısına devam ediyordu.

”- Yazmayacağım! Yüreklerinizdeki derin aşk sızısının yerini faturalarınız, kiralarınız, borçlarınız aldı. Yaşadığınız rahat hayatın bedelini sevgi yoksulluğu ile ödüyorsunuz. Sevmek kavramı silindi belleğinizden. İnadına sevenlerden size ne tabii(!)?Yazmayacağım!”

Küsmek, insanın en karmaşık eylemi… Evlerimize doğru yol aldığımızda, güneş henüz doğuyordu. Baskıdan çıkmış gazetemiz elimizde, bu hayatta hiçbir okur sahibi olamamış iki yazar olarak evimize gidiyorduk. Yürürken yazısını, sabırsızca, başka birinin gözlerinden, meraklı bir okurunun okuduğunu farz ederek, kelime kelime yüksek sesle kendisi okuyordu:

“- Geceleri çıkıp sokaklarda dolaşmıyorsunuz artık. Hayatınızın tadı yok sevgili okur. Dolu dolu yaşayanlardan size ne(!)? Onları da yazmayacağım artık. 8 sayfalık gazetelerin her sayfasında köşe başlarını tutmuş yazarları okuyorsunuz ancak. Borsayı, ekonomiyi, siyasi gelişmeleri takip ediyorsunuz. Sadece para var gündeminizde. Şan, şöhret… Kendi halinde yaşayan bir emekçiden size ne(!)? Anlatmayacağım artık emekçinin buhranlı günlerini de…”

Küsmek, insan buzulunun eridiği bir noktadır… Her şeyin kullanılıp kullanılıp atılmasını seyretmekten yorulmuştu. Kısa süreli değer vermelerden ve hızla değer tüketmekten hem kendi hem toplum adına yorulmuştu. Değer uğruna değer tüketilmesinden ve her şeyin harcanmasından, harcandıktan sonra da ondan uzaklaşılmasından gözü ve gönlü yorulmuştu. Kimsenin başkasındaki farklılıkları sevememesini bir türlü anlayamadı. Herkesin herkesi yalnız bırakabilmesi oyununu – bu nasıl bir oyunsa- zihnine sığıştıramadı. Bunu herkesin aynı anda yapabilmesine her seferinde şaşırdı.

Yazısını daima şöyle bitiriyordu:

“Onca tükettin ki beni…Onca üzdün ki…Pes ediyorum işte. Yazmaktan, ruhumu kurtarmaktan vazgeçiyorum…”

Sigarasını elleri ile yoklayarak buluyor, küllüğün içerisine ezercesine bastırıp, aniden ayağa kalkarak, küskün ve orta sınıf adımlarla evine doğru yürüyordu.

NOT: Bu yazı Kasım 2009’da Siyasal Birikim Gazetesinde yayınlanmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*