Çıkılmamış yolculuklardan geriye dönüş

İlk zamanlar kimse kimseye itiraf etmez bunu. Bütün olanların birden bire olduğunu; aniden her anlamın, yerini bir başka anlama bıraktığını herkes bilir, ama herkes ifade edemez. Çünkü artık hayat bir başka renkte yeniden başlamıştır ve her geçen saniye, o eski kendinizden uzağa attığınız bir adımdır. Fırtına dinmişse kimse kimseye nasıl bir fırtınanın dindiğinden bahsetmez, herkes kendine olanı bilir. Yıllarca kilitleri paslanmış kapıların tek anahtarını size verirler bu kez. Bir yığın derin yalnızlığın karşısındaki teraziye sizi bırakırlar. Hayatınızın her yanını bir anlama sarıp sarmalarlar; kuru toprakta belirgin bir çiçek olursunuz. Neden ben, diye düşündüğünüz geceler olur. Beyninizdeki resimleri baştan başa tekrar döndürdüğünüz zamanlar olur. O eski kendinize küstüğünüz zamanlar… Sonra küsmüş olduğunuz kendinizin üzerine yürüdüğünüz ve ona öfkelendiğiniz zamanlar olur.

Zaman olur ruhunuzun gerçek karşılığınızı görürsünüz. Tamam işte, bende duyması gereken, bende konuşması gereken, bende soluması gereken işte buymuş… Peki o önceki kimdir? Nasıl da yakışmamıştır halbuki bedeninizin üstüne o ruh. Nasıl taşıyabilmişsinizdir yıllarca kendiniz ile herhangi bir kafiyenizin kalmadığı o eski besteyi… İçinizdeki her ses, bir sese, her renk bir renge yönelir. Herkes ilk zamanlar bu uyumu tasvir etmenin mümkün olmadığını düşünür. Kelimeleriniz, yaşadıklarınıza ulaşmaya çalışırken, cümleleriniz birden bire tarifsiz bir dünyanın çukurlarına takılır. Gönlünüze bir ışığın yayılmaya başladığını fark edersiniz. O an şunu anlamaktan başka yol kalmayacaktır: Bir gün mutlaka kapıları paslanmış kapıların anahtarlarını size verecekler ve insanlar sizden sonra eski hallerinden kaçmaya başlayacaklar. İşte o anda bileceksiniz ki, kainat ve insan bir gün baş başa kalacak ve herkes birbirine nasıl bir fırtınanın dindiğinden bahsederken, kimin kazandığının değil, kime ne kazandırdığımızın önemli olduğu bir gecede anlarsınız ki, insan bir yere gitmez ve bugüne kadar bir yerden başka bir yere gitmiş hiçbir insan yoktur.

Onun bu sözlerini bir yolculuk öncesinde yeniden hatırladım. Yanıma neler almam gerektiği düşünürken, elim bavulumun köşesinde bir önceki yolculuğumdan kalan bir fotoğrafa ilişti. Otobüsün camından çekildiği belli… Şehirlerarası yollarda bırakılan sahipsiz köpeklerden biriydi bu. İki şehrin ortasında, ya kendini her iki şehre de ait zannedip gururlanan veya iki tarafa da ait olmadığını düşünüp boynu eğik dolaşan köpekleri düşündüm. Onları umulmadık yerlerde bulup, ilk defa gördükleri bu yaratıkların başlarını okşayan insanlar ne talihlidir aslında.

Arabalardan atılan sahipsiz köpeklere rastlayan çocukların hesapsız yardımlarını, onlara o derin bağlanmalarını hatırladım. O köpeği, yani o yabancı ve sersefil bakışlı yeni arkadaşını; gurur ve mahcubiyeti iç içe yaşayarak ailesine götürüp onu eve almaları için ikna etmeye çalışan çocukların masumiyetlerini düşündüm. Konuşmadan, köpeğin yüzüne bakmadan, annesinin yüzüne bakmadan, belki de bu dünyaya ait olan hiçbir yere bakmadan, sadece eliyle işaret ederek, kelimelerden oluşmayan, yalnız küçük gözlerin yazdığı bir cümle ile annelerine yalvarışları gözümün önüne geldi.

Çocuktan bir göz cümlesi: -“Anne, ona bakalım” Anne cevap vermeden işine devam edecektir. Sonra bir göz cümlesi daha gelecektir: – “Bir gün bizi de iki şehir ortasında sahipsiz bırakabilirler”

Evet, “İnsan bir yere gitmez” sözü iyi yetişti arkadaşımın yolculuğa çıkarken… Eşyalarımı hazırlarken sevgili dostumun bu cümlesine hak verdim. Otobüsünüzün camı, dışarıdaki sesleri sızdırmazdı elbette. Ama ben her yolculuktan sonra böyle garip cümleler hatırlar dururum. Sonra da bu cümleleri nereden çıkarıyor olabilirim diye düşünmeye başlarım. Klasik ifadesiyle gerçekten kendinden başka bir yere gitmez insan hiçbir yolculukta.

Yolculuk insanın durma sayılarını arttırmaktan başka bir şey değildir. İnsan evindeyken, yaşadığı şehirdeyken bir kere durur. Oysa yolculuğa başladığında binlerce kez duracak demektir. Otobüs ne hızla devam ederse etsin sahipsiz bir köpekte durur, küçük bir çocukta durur, kırık bir taşta durur, eğik bir ağaçta durur, bir yerleşimin dışında kalmış tek bir ışıkta durur insan zihni. Sürekli durmaya başlar insan yolculuğa çıktığında.

Evet, yolculuk daha çok durmaktır. Daha derin durmaktır. Daha kıymet vererek, daha hissederek durmaktır… Bir yere gittiğini düşünen insanlar hem yanılıyordur, hem de onların camları bu sesleri geçirmez. Sahipsiz ve yalnız köpeklere geçit vermez o camlar. Utangaç ve fedakar çocukların hallerini sızdırmazlar.

Heyecan duyulan yolculuklar bile çoğu zaman sancılı başlar, çünkü çok önemsediğimiz şeylerle aramızdaki bağları keser. Bu bağlar sahip olduğumuzu sandığımız şeylerden ayrılırken, iki şehrin arasında sahipsiz ve yabancı iken, ulaştığınız şehirde her şeye sıfırdan başlamak zorundayken acıyla kopar. İnsanın dirilişidir bu kopmalar ama acı vericidir her diriliş gibi. Keşke gittiğim yerin değil de kat ettiğim mesafenin idrakinde olabilseydim. Uçak kalkacak, uçak inecek, etraftaki her şey aniden değişecek, ayağın değdiği toprak değişecek, gözün gördüğü yer değişecek ama insan bu değişimin safhalarını yüreğinde hissedemeyecek. Bütün bunlar nasıl oldu, nasıl başladı, inanılması güç bu duruma nasıl geldik… Hız ve teknoloji sonucunda yolculuğa dair detayların silindiği böylesi bir durumda, gidilen yere insanın gerçekten gitmiş olduğunu kim kabul edebilir? İnsan gittiği yere dair bazen heyecan nöbetleri geçirse de, çoğu zaman bir yere gitmiyormuş da, bir yere maruz kalacakmışım gibi gitmek zorunda kalıyor.

Bu dünyada, içerisinde heyecanın ve korkunun birbirlerini kovaladığı bir duygu mutlaka vardır, belki bu durumun bir adı da olabilir. Gidilecek o yer aklınızın bir köşesinde dururken, hem durulması gereken müddet içerisinde durmayışınız, gidilecek yere çoğu kez önce hayalen gittiğiniz yerler vardır. Ve kesik kesik bir yolculuk başlar. Önce hayalinizde yola çıkar, yola başlar başlamaz geri döndüğünüz.. sonra yarısına kadar gidip çakılan bir çivi gibi hareketsiz kalıp bir kabustan kaçar gibi hızla geri döndüğünüz.. bazen de sonuna kadar gidip, dönmek ve kalmak arası bir donukluk yaşadığınız yolculuklarınız vardır.

Not: Bu yazı Temmuz 2006’da Siyasal Birikim Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*