Devre Dışı

Uyandığımda sebep-sonuç ilişkisi kuramıyordum. Karışıklıklar daha hastanedeyken başladı. Benimle ilgilenen doktoru kendim sanıyordum. Doktor odadan ayrılınca, onun “ben” olmadığımı fark edip yanımda yatan hastayı kendim zannetmeye başladım. Yandaki hastayı kendim sanma halim, onun taburcu olduğu güne kadar devam etti. Onun gitmiş olmasına rağmen benim orada kalmamdaki gariplikten anladım ki, o da ben değildim.

Ellerime baktım. Bunlar neydi? Düşüncelerim olmasındı? Ağzım veya kulaklarım veya gözlerim olmasındı? Ya da bir akrabam, mesela annem veyahut çocuğum olmasındı? Düşünmeyi azalttığımda geriye çekilmemesinden anladım ki, bu eller düşüncelerim değildi. Elimi oynatırken görüntünün kıpırdamamasından anladım ki, bunlar gözlerim de değildi. Tıkırdayan saatin yanına yaklaştırdığımda sesin artmamasından yola çıkarak anladım ki, bunlar kulaklarım da değildi. Hiç duyu organlarınızın yerlerini aradığınız oldu mu?

Ellerimi anlamak bir günümü aldı. Varın diğer uzuvları teker teker nasıl çözdüğümü hesap edin.

Yemek yediğimde beni doyuran şeyin yemek değil çalan müzik olduğunu sanıyor, bir yerden koku geldiğinde onu bir koku değil de bir dokunuş olarak algılıyordum. Gelen yemeği ağzımla yiyeceğim bilgisine sahip olmadığım günlerde deneme yanılma yoluyla hangi organlarımı yanlışlıkla yemeğe uzattığımı siz tahmin edin.

Gözümü kapattığımda görüntünün değil seslerin kesileceğini, kulağımı kapatırsam seslerin değil görüntülerin yok olacağını düşünüyordum. Susadığımda televizyonun açılmasını, acıktığımda perdenin aralanmasını, uykum geldiğinde musluğun açılmasını istiyordum. Hangi ihtiyacımın neyle giderileceği konusunda bilgilerimin toplamı eksiksiz bir sıfırdı. Allah aşkına siz olsanız buna ne kadar dayanabilirsiniz?

İç ve dış farkını anlayamıyordum. Büyüklük ve küçüklük duyarlılığım yoktu. Evin dışarısının, içerisine kıyasla sonsuz derecede büyük olması ne basit bilgidir. Binlerce yıldır insanlar dışarıdan eve girer ve evden dışarıya çıkarlar. Ancak bu bilgi bende yoktu ve dışarıdan evin kapısına geldiğimizde, evrenin dışına atılmak üzere olan birinin yaşayacağı muhtemel kederle, “Dışarı çıkmak istemiyorum, bırakın beni,” diye korkuyla ağlayan bendim.

Evin kapısından içeri girerken kapıyı duvardan ayırt edemediğim için, duvarın açıldığını düşünmüştüm. Bir başka duvarı açma denememde aynı başarıyı elde edemediğimde anladım ki, duvar ayrı şey, kapı ayrı.

Yatağımın yanında caddeye bakan bir pencere vardı. Dışarıdaki hareketliliği seyretmeyi seviyordum. Kulaklarından tutup insanları bir yerlere sürükleyen telefonlar, içlerine insan takıp gezen kolyeler, dükkanlardan dışarıya insan çıkaran poşetler, insanlara binip giden arabalar görüyordum. Özne-nesne ilişkilerini yitirmiştim.

Pencereden bir dağ görünüyordu. Dağa elimi uzattım ancak ona dokunamadım. Uzakmış. Şeyler, neye göre uzak neye göre yakındı?  Dağ ile aramda mesafe varmış. Bunu bana kimse öğretmedi ki. Gözümün gördüğü yerlerin hepsi bana eşit uzaklıkta görünüyordu. O dağa çıkmak için bir vakit ve çaba harcanması gerekiyormuş, nereden bileyim. Dağın görüntüsü bana bir vakit kaybıyla ulaşmıyordu ki, onu pencerenin parmaklıklarından daha uzak olarak kabul edebileyim.

Aynayı getirip bana yüzümü gösterdiler. Daha önce hiç görmediğim bu görüntüden ürktüm ve aynanın gitmesi için nasıl bir hareket yapmam gerektiğini düşündüm. Bir ses çıkarmak istedim, ayağımla, ellerimle, sırtımla, saçlarımla… Hiçbiri olmadı ve ses oralardan bir türlü çıkmadı. Günler sonra sesimi ağzımdan çıkarmayı başardım. Bu benim için büyük bir olaydı. Öyle büyüktü ki, herkes gözlerini dört açıp bu sesi dinlemeliydi!

Odam geceleri aydınlıktı. Ah, şu odayı lambaların aydınlattığı bilgisi! Senin kıymetini bilen mi var? Rahat bir uyku çekmek ve ışıktan kurtulmak için ne maskaralıklar yaptım, anlatmaya utanırım. Yan yana dizilmiş kitapları üst üste koymak mı dersiniz, duvardaki tabloyu tersinden asmak mı dersiniz, halının yönünü üç yüz altmış derece döndürmek mi dersiniz, ümidimi kaybetmeden aklın almayacağı onlarca şey yaptım.

Öğrenmeye çalışıyordum. Şeyler neye göre büyük neye göre küçük, neye göre hafif neye göre ağır? Az ve çok ayrımı, sertlik ve yumuşaklık ayrımı, yeni ve eski ayrımı, hareketli ve durağan ayrımı, benzerlik ve benzemezlik ayrımı neye göre yapılıyordu. Hepsini teker teker öğrenmek zorundaydım.

Bir alışverişi dikkatle seyrettim. Satıcının müşteriye hem ürün hem de verdiği bir banknota bedel dört-beş banknot ve onun yanı sıra birkaç metal para geri verdiğini görünce umuyorum, alışveriş yapanlara para dağıtıldığını düşünmüş olmamı yadırgamazsınız. Yaptığım yolculuk karşılığında hak ettiğim parayı bana vermemekte direnen taksicinin aynasına öfkeden niye tekme attığımı böylece anlamışsınızdır.

Dün ve bugünün ayrımını, önce ve sonranın farkını anlayamamak en zoruydu. Eşim bana her şeyi baştan öğrettiği gibi, günlerden bir gün “zaman” kavramını anlatmaya başladı. Odadaki her şeyin durağan, yalnızca bir şeyin hareketli olduğunu söyleyerek konuşmasına başladığı anda düşündüm ki, bu odada zamanı göstermeyen tek bir şey vardı: duvar saati.

Pencereden bir mabet görünüyordu. İbadet edenler cennetlerini almışlardı, karşılığını ödüyorlardı. Pencereden kumarhaneler, meyhaneler görünüyordu. Çektikleri cehennem azabına denk gelecek günahlar arıyordu günahkarlar. Hapishane görünüyordu. Mahkumlar gelecekte işleyecekleri suçların cezasını çekiyorlardı. Hele cezaları bir bitsindi, o zaman suçlarını işlemeye koylacaklardı.

Haliyle, beynimin sol lobunu zedeleyip hafızamın alt üst olmasına sebep olan trafik kazasını henüz yapmadığımı, tedavimin bitmesinden sonra yapacağımı anlamışsınızdır.

Telaşlanmayın. Eninde sonunda yapmam gereken bir kazanın önümde bir engel olarak durmasını istemem. Ya erkenden yapıp aradan çıkarmak veya yaşlılığıma bırakıp kazaya kadar hayatımın tadını doyasıya almak isterim.

Dışarıda harıl harıl bir iş hayatı sürüyordu. Çalışmak bir ücret, maaş almak ise meşakkatin, çalışmanın, yorulmanın ta kendisiydi. İnsanlar maaş alma zahmetine katlandıkları için onlara mükafat olarak çalışma hakkı takdim ediliyordu. Sendikalar devlete karşı eylemler yapıyor ve bu eylemlerde maaşların çok olmasından ve aynı zamanda sürekli artırıldığından yakınan sloganlar atıyorlardı. Maaşların azaltılmasını, işlerin derhal çoğaltılmasını talep ediyorlardı.

Hal böyleyken benim de kısa zamanda maaşı mümkün olduğu kadar az, ama çalışma saatleri çok olan bir iş bularak hayata atılmam gerekiyordu.

Tedavilerin işe yaradığı günlerde bir süre eski hafızam yerine geliyor ve kendi mesleğimi icra edebiliyordum. Ancak hayat şartları çok ağır, geçinmek zordu. Hafızamın yeniden kaybolduğu kalan vakitleri de boş geçirmemek için bir işe ihtiyacım vardı.

Yarı zamanlı, hafızamın devre dışı kaldığı vakitlerde yapabileceğim bir iş arıyordum. Ücreti dolgun olan tekliflerle ilgilenmiyordum. Sosyal hakları çok olan iş tekliflerini görmezden geliyordum. Çalışma şartları zor olmayan işlere kulak bile kabartmıyordum. Patronu can sıkıcı değilse, iş arkadaşları insanı bunaltmıyorsa, hemen her gün işten atılma korkusu yaşanmıyorsa, o şirketle benim ne işim olurdu. ∎

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*