Freud Ağladığında

Şirketimizin prensibi, rüyayı -içeriği ne olursa olsun- iyiye yormaktır. Müşteri memnuniyeti esastır. Mutlu müşteri, her şeydir. Bu ilke için ihlal edemeyeceğimiz sınır yoktur.

Müşterimiz rüyasında birisi tarafından onuncu kattan aşağıya itilmişse, bu iyidir. Onu iten kişinin adını sorarız. Şayet adı Sevgi ise, kaderinde yakın zamanda aşk yazılıdır. Adı Ganî ise zenginlik onu beklemektedir. Adı Sefer ise çıkılacak bir yolculuk vardır. On kat, on vakit demektir. Sonraki on günde bunlar olmamışsa, müşterimiz, on ay, on yıl da beklemeye razıdır. Bu kadar sabırlı değilse, üç veya beş katlı bir binadan fırlatılacağı bir rüya görme ümidiyle yaşar. Ümit, şirketimizin sermayesidir.

Rüyasında saçları tamamen dökülen birine, dertlerinin sona ereceğini,  kısmen dökülen birine, problemlerinin şimdilik bir kısmının çözüleceğini söyleriz. Rüyada saçları döküldüğü için üzülen birini, sevinen biri haline getirmek kolay bir iş değildir. Çalışanlarımız müstesna kişilerdir.

Müşterimizin bir yakını vefat etmişse, rüyasının tersine çıkacağını ve yakında akrabalarına bir yenisinin ekleneceğini müjdeleriz: Bir bebek veya bir enişte. Silahla taranmış ve delik deşik edilmişse, ömrünün uzayacağından, kurşunlanmanın tesirli sözlere muhatap olacağı anlamına geldiğinden bahsederiz. Yakında çok etkili biriyle tanışacak ve onun sözleri kalbini delip geçecektir.

Rüya sahibinin evi bir tank tarafından bombalanmışsa, birkaç saniye sendelesek de, hemen toparlanır, tankın rengini sorarız. Yeşil miydi, siyah mı? Siyahsa iyidir, yeşilse daha iyidir. Hiç kimse ama hiç kimse telefon görüşmesinden mutsuz ayrılmamalıdır. Bir tank rengi yüzünden müşterisini üzen bir şirket olmaktan Allah’a sığınırız. Tank rengi feda olsun. Tankın rengi hatırlanmıyorsa, bombalanan evde kiracı olarak mı, yoksa ev sahibi olarak mı yaşadığını sorarız. Şayet kiracıysa, bu iyidir, rüya onun kiradan kurtulup ev sahibi olacağına işaret etmektedir. Yok, ev ona aitse, “bomba bir misafirin” yakında onun evini şereflendireceğini müjdeleriz. Müşterimiz misafir ağırlamaktan hoşlanmayan biri olduğunu belli etme samimiyetini gösterirse, biz de bu içtenliğe karşılık, bombanın çok hızlı giden bir şey olduğunu hatırlatırız. Misafiri gelecek, kalmadan hızla gidecektir.

Biri müşterimizi suda boğmuşsa, ona sorular sormaya başlarız. Su soğuk muydu, sıcak mı? Su sıcaksa, iyidir. Ama soğuksa, suyun soğukluk veya sıcaklığının bir önemi yoktur. Bu kez önemli olan suyun derin mi, sığ mı olduğudur. Sığsa iyidir, fakat derinse lafını etmeye değmez. O halde önemli olan suyun dalgalı mı, yoksa durgun mu olduğudur. Durgunsa müjdeler olsun. Ama dalgalıysa bunun ehemmiyeti yoktur. Sudur bu, dalgalandığı da olur, durulduğu da. Peki, mesele nedir? Onu boğan kişi süslenmiş mi, süslenmemiş midir? Süslenmişse, iyidir. Yok süslenmemişse, bu süs işini bir kenara bırakalım da, boğulurken duyduğu son kelimeye odaklanalım, diye düşünürüz.

Demem o ki, bir yol elbet bulunur. Müşterinin arkası kesilmeyen sorulardan boğulacağı vakte kadar yolu vardır. Boğulduğundaysa zaten rüyasının tabiri çıkmış ve bir başkası tarafından boğulma korkusundan azade olmuş olur.

Bazen rüya çok olumsuz bir havadadır ve iyimser bir tabir için tutulacak yeri yoktur. Bu durumlarda uzmanlarımızın önerdiği yöntemlere başvururuz. Aniden Freud’laşır,  tasalanmayın, bu gördüğünüz rüyanın geleceğinizle bir ilgisi yok, bu size bilinçaltınızın oynadığı bir oyun, deriz. Geçmişinizde bu konuda bir tıkanıklık var, lütfen psikoloğunuzla görüşün, deyip meseleyi kapatırız. Veya Jung’laşır ve bu kişisel bilinçaltının değil, kolektif şuurun, toplumsal şuuraltının bir etkisidir, der, rüyanın kendisiyle değil toplumla ilgili olduğunu söyleyip görüşmeyi bitiririz. Veya bazı bilimsel makalelere atıflarda bulunup yatak odalarındaki eşyaların şekillerinin rüyalara ne surette tesir ettiğinden dem vurarak, odalarını yeniden düzenlemeleri konusunda nasihatler yağdırırız. Ama rüyanın içeriği ne olursa olsun, “Başınıza kötü şeyler gelecek” demeyiz.  Bu, işe girdiğimizde yaptığımız yemine ihanet olur.

Karşımızdaki insanları tanımıyor olmamızın verdiği riskler de vardı. Yakında bebek doğuracağını müjdelediğimiz nazik sesli kişinin aslında doksanlarında bir erkek, şirketinin bu yıl cirosunu ikiye katlayacağından bahsettiğimiz kişinin, bırakın şirket sahibi olmayı, hayattan el çekmiş bir din adamı olduğunu duyduğumuzda elbette özür dilemeyiz. Hızla yeniden atağa kalkar, bebekten asıl kastımızın kendisine hediye edilecek son moda bir baston, şirketin cirosundan kastımızın bu sene kazanacağı sevaplar olduğunu söylemekte gecikmeyiz. Uydurduğumuz tutarsız tabiri, bir rüyaymış gibi yeniden yorumlamakta üzerimize yoktur.

Din adamından hemen sonra arayan, ilk anda kumarhane sahibi olduğunu bilmediğimiz müşterinin, “Ormanda baltalarla kovalanıyordum” sözü üzerine, “Allah artan sevaplarınızdan öyle memnun ki, yeni iyilik fırsatları vermek için sizi o ormandan çıkarıp, başka ormanlara, yani başka çevrelere yönlendirecek, oralarda daha çok hayır-hasenatlar yapacaksınız” diyebilirdik. Telefonumuzu dinleyen patronumuz bu konuda bize bir tepki göstermezdi. Çünkü bu tabir, kumarhaneci müşterimizin şirketimize yağmur gibi yağdırdığı iltifatlarla sonuçlanırdı. Onuncu kumarhaneyi açmanın arifesindeyken bu rüyayı görmesi ve bu tabirle karşılaşması müşteriyi hayli memnun ederdi.

Çıkmayan tabirler için geri dönüşler olduğunda, iki sorundan birini gündeme getiririz. Birincisi, müşteri uykuda hayal görmüştür veya bir şeyler düşünmüştür, onları rüya zannediyordur.  Sorun bizim tabirimizde değil, gördüğü rüyayı, uykudayken kurduğu hayalle veya uykudayken yürüttüğü düşünceyle ayırt edemeyen müşteridedir. Bu yaklaşım fazla karışık olduğundan dolayı müşterinin suçlu bir sesle özür dilemesiyle sonuçlanır. İkinci sorun, rüyanın hatırlanma biçimidir. Bir rüya, çaba sarf edilerek hatırlanıyorsa, onun tabiri tam doğru çıkmayabilir. Tabiri isabetli olan rüyalar, kişinin düşünerek hatırladığı değil, elinde olmadan, herhangi bir gayret sarf etmeden hatırladığı rüyalardır. Bu durumda, tabir çıkmamışsa sorun, şirketimizde değil, kendiliğinden zihne gelmekte olan saf rüyayı, çabasını katarak deforme eden müşteridedir.  Bu ikinci yaklaşımı duyan gayrı memnun müşterimiz, bir daha rüya hatırlamak için çaba sarf etmeyeceğinden, ikinci kez şirketimizi arayıp, bu kez de tabiriniz çıkmadı, diyemeyecektir. Dolayısıyla iki defa isabetsiz tabirle karşılaşan müşterimiz yoktur. Ayın elemanı olduğum günü unutamam. Yaşlı bir kadın aramıştı. Rüyasında etrafını köpekler sarmış. Köpeklerin suratları akrabalarının yüzleriymiş. Kadının bedenini yere serip ciğerlerini yemek için sabırsızlanıyorlarmış. Kendisi de sekiz-dokuz ayrı parça halindeymiş. Her bir parçanın ayrı bilinçte olduğunu hissediyormuş. İşin garibi ciğerlerini barındıran parça kendini köpeklere yedirmek arzusundaymış. Ciğerlerini yiyen köpekler aniden insan olmuşlar. Kendisiyse kediye dönüşmüş. Müthiş bir iştahla canı insan ciğeri çekmeye başlamış. Kendi ciğerlerinden yerde kalan artıklara doğru giderken bir kamyon tarafından ezilerek asfalta yapışmış… Sonrasındaysa… Anlatmaya devam ediyordu ki, ihtiyarın rüyası daha fazla karmaşıklaşıp, beni işten kovdurtmasına seyirci kalmadan, araya girerek, “Sayın bayan” demiştim, “kan çıktı mı?” Evet, çıkmıştı. Bu kötüydü. Rengi neydi? Kırmızı. Ne, kırmızı mı? İşler hiç yolunda gitmiyordu. Kamyon ne markaydı? Hatırlamıyordu. Ne taşıyordu? Bilmiyordu. Şoförü gördünüz mü? Beyaz mıydı, zenci mi? Bilmiyordu. Tam anlamıyla köşeye sıkışmıştım. Canım bir kamyona binip bu cırtlak sesli kadını ezmek istiyordu. En azından kamyonu kullanan kişiyi, yani beni, görmüş olurdu. Bu yaştaki insanları bilirsiniz, keyifli vakit geçirmek için uydurmaya meyillidirler. Gerçekten görülüp görülmediğine bile emin olamadığım bu berbat rüyaya ben ne diyebilirdim ki! Şirketimizin yirmi yıllık itibarı, kendisini ezen kamyonun –zahmet edip- hiçbir yerine bakmayan biri yüzünden lekelenmek üzereydi. O ana kadar bana acıyarak bakan ilham meleği, son sermayesini benimle bölüştü. Aklıma bir soru daha geldi. Şarjörümdeki son kurşunu ürkekçe sıktım. Kamyon mazot mu yakıyordu, benzin mi? Bu soru onu hayli kızdırdı ve cırtlak sesiyle “Nereden bileyim be adam!” diye çıkıştı. Bense yeniden atılarak, “Size yardımcı olayım, mazot yakan kamyonlar, benzin yakanlara göre daha gürültülüdürler. Sesinden çıkarabilirsiniz”.  Evet, nihayet anlaşmıştık, kamyon gürültülüydü. Dolayısıyla mazot yakıyordu. Ve beni ayın elemanı yapacak tabir zihnimin ufuklarında belirmiş, dudaklarımı kaşındırmaya başlamıştı.

“Mazot, biliyorsunuz, benzinden çok daha ucuz. Almayı hayal ettiğiniz ürünlerde yakında şaşırtıcı bir ucuzluk başlayacak. Bu fiyat düşüşleri sayesinde tasarrufta bulunabilecek ve arta kalan paralarınızla sizden yardım bekleyen birçok yakınınıza destek olabileceksiniz. Telefon görüşmemizi dinleyen patronumuz, – ki biz çalışanların görüşmelerini kutsal metinlerden bir şeyler okunuyor gibi dikkatle dinlerdi-  hemen odasına beni çağırttı ve kıymetimi geç anlamış olmaktan duyduğu mahcubiyeti ifadeye dakikalar ayırdı. Dile kolay yirmi yıl başarılarla geçti. Çektiği yüklerin fazlalığından dolayı plaket dolabına duyduğum acıma seneden seneye daha da artıyordu.

Başarımın sırrı neydi? Elbette çok çalışmış olmamdı. Mesleğinde başarılı olmuş her insanın yaptığı gibi gündelik hayatta bile işimle ilgili alıştırmalar yapıyordum. Hangi ayakkabı boyacısı karşılaştığı her insanın ayakkabılarına bakmaz? Hangi başarılı psikolog, dostlarıyla sohbet ettiğinde onları hasta olarak görmez? Hangi büyük şair, rastladığı her şeyden şiir devşirmeye çalışmaz? İşte ben de öyleydim. Bindiğim otobüslerde, yemek yediğim restoranlarda,  izlediğim filmlerde, okuduğum romanlarda rüya arıyordum. Bakkala bile rüya almaya gidiyordum. Bakkal bana, bir kere de ekmeği dolaptan kendin al be adam, dediğinde, işte bu bir rüya olsaydı bunu nasıl yorumlardım diye düşünceye dalışım beni öyle devre dışı bırakıyordu ki, ekmeği dolaptan yine bakkalın kendisi çıkarmak zorunda kalıyordu. Aldığım sinema biletinin numarasının, bindiğim otobüsteki insan sayısının, beklediğim vapurun renginin,  bankada işlem yapan memurun yakasında yazan ismin anlamının, hepsinin ama hepsinin benim için bir önemi vardı. Adeta yaşamayı bırakmış, yalnızca iş için malzeme ve tecrübe toplamaya koyulmuştum. Başarımın sırrı buydu.

Yirmi yıl boyunca binlerce müşterinin rüyasını aydınlatmış olan ben, bir gece, işittiğim bütün rüyalardan daha mühim bir rüya gördüm. Rüyamda değirmende buğday öğütüyordum. Ancak değirmenden un yerine, rüya görememekten ağlayan sızlayan insancıklar çıkıyordu. Hepsi feryat-figandı. Ben neden rüya göremiyorum, diye çığlık atıyorlardı. Sesleri öyle rahatsız ediciydi ki, dışarıya kaçmak zorunda kaldım. Kaçarken ayağım bir nesneye çarptı ve yüz üstü yere kapaklandım. Toparlanıp ayağımın neye takıldığına baktığımda, bir taş gördüm, küçük bir “düşünen adam” heykeli. Eli çenesinde, yüzü benim yüzüm.

Terzi kendi söküğünü dikemez ama uyandığımda bu garip rüyayı tecrübelerimle kendim yorumlamaya karar verdim. Dünyada milyonlarca rüya göremeyen insan vardı. Unutulmuş ve ihmal edilmişlerdi. Onlar için patronuma bir proje sunmalıydım. Evet, rüya göremeyen insanları müşteri portföyümüze dahil etmenin bir yolu olmalıydı. Gecikmeden patronuma fikrimi açtım.

Şirkette rüyalara yaptığımız tabirler, bir bilgisayar yazılımında toplanmış, yüzbinlerce tabir yazıya dökülmüş ve arşivlenmişti. Rüya görmeyenlere yardım için bulunmaz bir imkandı bu.

Müşteri aradığında, o gün başından hangi olayların geçtiğini anlatacaktı. Biz de bilgisayardan onun yaşadığı olaylara benzeyen tabiri bulup, ardından o tabir hangi rüya için yapılmış diye bakacak; nihayet, kişinin dün gece görmüş olduğu rüyayı kendimizden emin bir ses tonuyla aktaracaktık. Görülmeyen bir rüyayı bulmak işte bu kadar basitti. Binlerce tabir elimizdeydi. Bu tabirlere denk düşen olayları da müşteri anlatacaktı. Eşleştirmek bize, daha doğrusu bilgisayara kalacaktı.

Gazetelere ilan verdik. İki sloganımız vardı. “Rüya Görememeye Son” ve “Rüya Göremeyenlere Müjde!” Patronumuz ikincisini seçmişti. Sebebini sorduğumda, birincisini seçmemiş olmasının, ikincisini seçmiş olmasına yeterli bir gerekçe olduğunu söyledi. Beni başından savmak istediği belliydi. Bu işe inanmamıştı. Ama ben yağmur gibi gelecek telefonlara hazırlıklıydım. Numaramız tuşlandığında, gördüğünüz rüyayı yorumlatmak için biri, hangi rüyayı gördüğünüzü öğrenmek için ikiyi tuşlayınız, anonsu duyulacaktı. İkiyi tuşlayanlar, karşılarında yirmi yıl boyunca memnuniyetsiz tek müşterisi olmayan birini, yani beni bulacaklardı. Heyecanlı bir başlangıç, tarihi bir andı. İşte rüya görememekten mustarip ilk müşteri arıyordu. Arayan kişinin sesi titriyordu. Kelimeleri sıralamakta zorlanıyor, kesik kesik konuşuyordu. Bir idam mahkumu olduğunu söyledi. Anlattığına göre birazdan cezası infaz edilecekmiş. Birkaç gün önce gazetede ilanımızı görmüş. Son isteği sorulduğunda, dün gece gördüğü rüyasını tespit ettirmek istediğini söylemiş. Kendisine birkaç dakikalığına izin vermişler. Cebinden çıkardığı ilanı görevliye göstermiş. İdam sehpasına çıkmadan birkaç dakika önce,  bana bu garip soruyu celladının cep telefonundan soruyordu. Bu bir şaka mıydı? “Şu an rüyanıza erişmeye çalışıyorum, lütfen ayrılmayınız” diyerek onu beklemeye aldım. Bekletme müziği birkaç dakika sürüyordu. Bittiği zaman da kişiyi hiç bekletmemiş gibi yeniden başlayabiliyordu. Vakit kazanmıştım. Üzerimdeki şaşkınlığı atmakta zorlansam da, işime konsantre olmayı başardım. Bilgisayar yazılımından idamla ilgili tabirleri gözden geçirmeye koyuldum. Veritabanımızda böyle bir kayıt yoktu. Bir şeyler uydurabilirdim ama bir insanı bu dünyadan öbür aleme bir yalanla yolcu etmek ne kadar doğru olurdu?  Elimi çeneme, dirseğimi masaya dayayarak ümitsizce düşünmeye başladım. Aklıma hiçbir açıklama gelmiyordu. Arayan kişinin idam edilmesine sebep olan suçu biliyormuş gibi ilham meleği bana küskünce sırtını dönmüştü.

Bekleme müziğini, çok bekletmiş hissini veren bir yerinde kesip müşteriye döndüm. Beklettiğim için özür dilemedim çünkü o dakikalar, sayemde onun yaşamına eklenmişti. Rüyasını tespit etmekte zorlandığımı, bu konuda bir müşteri kaydı oluşturacağımı, sorun çözüldüğünde geri dönüş yapacağımı söyledim. Kızarak, “Cesedime mi anlatacaksınız?” dedi ve ağlamaya başladı. “Size bir soru sorabilir miyim?” diyerek araya girdim, “Böylesi bir durumda, neden son isteğiniz bu saçmalık oldu?” diye öfkeyle sordum. Bu öfke onu hayli şaşırttı.

Konuşmakta şimdi daha fazla zorlanıyordu. Arkadan, cellat olduğunu düşündüğüm ses acımasız bir tonda ona ikide bir, “Hadi, süren doldu, kapat artık telefonu,” diyordu. Mahkum yine de şu cümleleri araya sıkıştırabildi: “Ben bir Budistim! Bizim inancımıza göre, bir kişi ölürken hangi rüyayı düşünürse, o rüya içerisinde yaşamaya devam eder. Dün gece acılar içindeydim. Birkaç dakikalığına uyuyakalmışım. Bir rüya gördüm. Uyandığımda rüyayı hatırlamıyordum. Tek bildiğim şey o rüyanın beni çok mutlu ettiğiydi. Gördüğüm rüyayı hatırlasaydım, onun ayrıntılarını düşünerek ölecek ve kalbim durduğunda o rüyada yaşamaya devam edecektim. Şimdiyse yeni hayata ne olarak dönmek zorunda kalacağım belli değil. Bir köpek de olabilirim, bir solucan da, bir domuz da..”

Bu sözler karşısında dona kaldım. Birileri bana fena bir oyun oynuyordu. İşletildiğim veya denetlendiğim kesindi. Şeffaf ofis camlarından patronumun yemek yiyişini o anda gördüğüm için ondan şüphelenemiyordum.

Birden önceden gördüğüm “düşünen adam rüyasından” bir detay düşüncelerime takıldı. Düşünen adam heykelinin başparmağının kırık oluşu… Başparmak. Başparmak. Kırık Başparmak. Rüyada başparmak görmek, yaptığı işin üstadıyla görüşmek demekti. Kırık başparmak. Evet, buldum. Arayan benim üstadımdı. Üstadım kimdi benim? Evet, Freud’du. Başparmak, Freud’du. Kırık başparmak kırılmış Freud’du.  Arkadan cellat sesi kurgusuyla gelen ses Freud’un, yani üstadımın sesiydi. Mesele çözülmüştü.

İdam mahkumu rolündeki adama, celladınızı telefona verir misiniz, ona mühim bir şey söyleyeceğim, dedim. Ağlamakta olan idam mahkumu telefonu Freud’a verdi. Sayın Üstad Freud, sizi tanıdım, dedim, beni neden deniyorsunuz, benimle neden oynuyorsunuz, diye sordum.

Sizi sahtekarlar, diyerek ardı arkası gelmeyen hakaretler etti. Güya, onun bilgi ve tecrübelerini kullanarak, o bilgilere uyduruk başka şeyler ekleyerek insanları aldatıyor ve insanların ceplerini boşaltıyormuşuz. Kendisi meteliğe kurşun atarken, biz onun bilgileri üzerinden kazandıklarımızla zevk ü sefa içerisinde yaşıyormuşuz. O da bunu belgelemek için bizi suçüstü yapmış. Telefon görüşmemizi ses kaydına çekmiş ve nasıl bir dolandırıcılık yaptığımızı mahkemeye sunacak ve bizi bütün ülkeye rezil edecekmiş.

Üstad, dedim, lütfen bir dakika dinleyiniz. Evet, sizin bilgilerinizi de kullanarak zengin olduğumuz doğru ancak unutmayınız ki, toplum için çok faydalı şeyler yaptık. Hatta toplumun yok olan rüyalarını kurtarmak üzereyiz. Bu bizim olduğu kadar sizin de başarınız. Size rüya başına yüzde elli komisyon vermeyi teklif ediyorum.

Freud daha öfkelenmiş bir sesle dedi ki, evladım, Tanrı’dan korkun, olmayan rüyaya var demeyin, insanlara yalan söylemeyin, tez zamanda bu yoldan dönün, zararın neresinden dönerseniz kârdır. Sizin çocukluğunuza insek, bu garip işi yapmaya sizi sevk eden bir sapma bulabilirim. Ama bununla uğraşamam. Tanrı rızası için bu işe bir son verin.

Üstat, siz üzülmeyin, dedim; “Bir anlaşma yapalım. Biz de doğru işi yapıp yapmadığımızdan emin değiliz. Vicdanımızı acıtan tarafları var bu işin. Ama bizden fayda gören insanlar da var. Sizden ricamız, bu konu için bu gece istihareye yatar mısınız? Bakalım hangi rengi göreceksiniz. Hayırlıysa devam edelim, değilse vazgeçelim.” der demez suratına kapattım ve rahat bir nefes aldım.

Ertesi gün, Freud tekrar aradı. Rüyasında gökkuşağı görmüş. Bütün renkler varmış. Freud altından geçiyormuş gökkuşağının. Hadi “şimdi ne diyeceksiniz sizi gidi kalpazanlar!” dedi. Efendim bence, dedim, bunun bir tabiri yok, olsa olsa çocukluğunuzda altından geçmekten korktuğunuz bir şeylerin dışavurumu olabilir. Size tavsiyem, aramızdaki tartışmayı unutalım. Neyin altından geçerseniz, içinizdeki bu boşluğu kapatabilir, bu korkuyu yenebilirsiniz, onu bulmaya çalışalım. Bunu bulamasak bile siz de takdir edersiniz ki, bir şeyin altından geçme korkusunu en iyi tedavi eden uygulama, onun zıddı olan bir başka şeyin üstüne çökmektir. Buradan, şirketimize ortak olma arzunuz olduğu ortaya çıkıyor. Ortaklık başvurunuzu hemen yönetimimize iletiyorum.” Sevinçten mi, öfkeden mi olduğunu bilemem; telefondan ağlama sesi geliyordu.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*