Hadisene Aysel Öğretmen

Vilayetten kasabaya yaklaşan trende, “Ne dikiliyorsun hadi be kardeşim!” demenin hazzına varabilmek için, hangi kapıdan daha kalabalık bir iniş olur, diye keşfe çıkmış bir kişi vardı; Aysel Öğretmen. Bu kasabada onu neler bekliyordu? Umduklarına nail, korktuklarından emin olabileceği bir yer miydi burası? Kapıdan kapıya geçerken zihninde bu soruları taşıyordu. Tren durdu. Belirlediği kapıda az da olsa bir karışıklık yaşanmadığından, canı sıkkın bir şekilde kasaba hayatına karıştı. Vakti geldiğinde bu kasabanın en önemli meselesi olacaktı Aysel Öğretmen. Bunun nasıl olduğuna geçmeden önce, Aysel Öğretmeni biraz olsun tanımamız gerekiyor.

Aysel Öğretmen, hiç kimseyi dürtmeden bir gün bile geçirse kahrından ölebilirdi. Kasabada birkaç banka şubesi vardı. Aysel Öğretmen bunlar arasından, en ağır çalışan, en tembel memurlarla idare edilen ve sırada bekleyeni çok olanını tercih ederdi. Zira dürtükleyeceği kimsenin bulunmadığı ortamlarda ruhu daralır, kalbini kasavet basar, elleri ayakları birbirine dolanırdı. Dürtükleyeceği insan bulma gayesiyle, kasabanın en işlek fırınından, müşterisi en bol marketinden alışveriş yapardı. Markette müşteri bekleyen eli boş kasiyerlerden gözünü kaçırır, önünde bitmek bilmeyen kuyruktan bunalmış bir kasiyere iştah kabartır, sıranın biraz daha yoğunlaşmasını beklerdi ki, birilerine “hadi ama kardeşim mum olduk burada!” diyebilsin.

Halk otobüsüne bindiği günlerde gözüne perde iner, boş koltukların varlığına kayıtsız kalır, dolu koltuklardan birinin başına tebelleş olur ve kendisine yer verilmesi için nefesle, jest ve mimiklerle dürtüklemelerini aralıksız sürdürürdü. Otobüsteki boş yerlerin varlığına rağmen yer veren biri çıkarsa, ondan fevkalade rahatsız olur, gözünün aydınlığı, ruhunun gıdası, kalbinin ışığı olan dürtükleme seansına son veren bu kişilere kin duyardı.

Devlet dairelerinde işi olduğunda en önce o gider ki, bir iki dakika mesai başlangıcını geciktirmiş olan bir memur bulabilsin de ona rahatlıkla, “Hadisene ne bakıyorsun, başlasana!” diyebilsin. Biriyle randevulaşmışsa mutlaka beş on dakika erken gelir ki, telefonla arayıp “Nerede kaldın canım, ağaç oldum hadisene!” serzenişinde bulunabilsin.

Öğrencileri dürterdi, meslektaşlarını dürterdi, okul müdürünü dahi dürterdi. Karşılaşma imkanı bulsa, belediye başkanlarını, milletvekillerini, devlet adamlarını müstesna tutmazdı.

Aysel Öğretmen kime rastgelse, dikkati ister istemez onun dürtükleme istidadına kayardı. Örneğin bir kayınvalide ile bir gelin yolda yürüyorlarsa onun aklına ilk gelen şudur; bu kaynananın bu gelini dürtüklemesi ne derecededir, hangi vakitlerdedir, ne çeşittir ve hangi keyfiyettedir? Diyelim ki okula yeni bir öğretmen tayin edilmiştir; herkes yeni meslektaşının branşını, memleketini, bilgi seviyesini ve kabiliyetini merak ederken, Aysel Öğretmen’in zihnini tırmalayan soru, öğretmenlik mesleği için olmazsa olmaz gördüğü dürtükleme yeteneğinden bu yeni dostun nasibinin ne kadar olduğudur.

O kasabaya yolunuz düşse, eskilerin deyimiyle bu nev-i şahsına münhasır zâtı nerede bulur, gördüğünüzde onu hangi alamet-i farikadan tanırsınız?

Aysel Öğretmen’in geçtiği yerlerde mutlaka bir hareketlilik olurdu. Hani olmaz ya, onun izini takip etmek isterseniz, bu hareketlilik sizin için mühim bir ölçü sayılabilirdi. Tersinden söylemek gerekirse, kendi halinde yüzen ördeklere, huşu ile dolaşan tavuklara, her zamanki böbürlenme halini muhafaza ederek dolaşan hindilere, yan gelip kulağı üzerine yatmış köpeklere nerede rastlarsanız, Aysel Öğretmen bugün oralardan geçmemiştir. Rastladığı hayvancağızların rutinlerinde gözle görülür bir bozulma olmaması, Aysel Öğretmen’in izini takip eden birisi için bir ümitsizlik kaynağıdır. Bu dilsiz mahlukat, hal dilleriyle demektedirler ki; bugün Aysel Öğretmen buralara uğramış olsaydı, hiçbir varlıktan esirgemediği dürtüklemesinin tesiriyle, yaşamımızın olduğundan daha hızlı aktığını rahatlıkla fark edebilirdiniz.

Bu ümitsizliğe rağmen onu aramaya azmetmişseniz, size birkaç tüyo verebilirim. Hükümet Konağının önündeki üç telefon kulübesinden ikisi boş, biri doluysa ve o dolu kulübenin önünde biri kuyrukta dişlerini gıcırdatarak bekliyorsa o Aysel Öğretmen’dir. Yan yana dizilmiş banka ATM’lerinin hepsi sinek avlıyor, ancak birisinde arka arkaya dizilmiş iki kişi varsa onlardan birisi Aysel Öğretmen’dir. Kasaba meydanındaki büyük çeşmenin iki musluğundan birinde yeller eserken, diğerinde iki kişiden biri üfleye püfleye su doldurma sırası bekliyorsa o Aysel Öğretmen’dir. Beş altı kişinin yan yana yürüyebileceği genişlikteki kaldırımda birilerine “yürü be kardeşim!” diyen bağıran biri varsa o Aysel Öğretmendir. Hayata dürterek bağlanan, yaşam enerjisini çeşit çeşit dürtüklemelerden temin eden birine rastlarsanız, onunla karşılaştığınızın resmidir.

Aysel Öğretmen herkese “Hadi!”, durumun vahametine göre, “Hadi hadi!”, mesele çok daha kritikse, “Hadi diyorum hadi” derdi. “Hadi”, altı üstü bir kelime olsa da, Aysel Öğretmen için İngiliz anahtarı gibi noktalama işaretlerinin hepsinin görevini birden üstlenmiş, her cümlenin sonuna mutlaka yerleştirilmesi gereken bir kilit taşıydı.

Derse geç kalmış öğrencileri hızlandırmak maksadıyla okul bahçesinin girişinde bekleme görevi ona verilmişti. Hadi sallanma, nazlanma, yürü yahu yürü, aval aval bakma, ayakların yere mi yapıştı kızım, hadi dedim evladım, sözleriyle güne başlardı ki, bu onun için muhteşem bir sabah kahvaltısından daha doyurucu olurdu.

Paydos zili çalınca sınıfların hızla boşaltılması, okul servislerinin zamanında kalkması gönüllü olarak üstlendiği mukaddes vazifeydi. Bir odayı süpürür gibi sınıf diplerine kadar girer, bazen eliyle, çoğu zaman da diliyle dürtükleyip “hadisene!” kelimesini ardı ardına söyleyerek okulu bir şarjör gibi dışarıya boşaltır, sıra servis şoförlerini dürtmeye gelirdi. Hadi bas, gaz frenini mi kaybettin, araba sürmeyi mi unuttun, ne bakıyorsun, yürü hadi, seni mi bekleyeceğiz, hadisene hadi, derdi ki bu onun için mehtabı seyretmekten daha lezzetli bir gün bitimiydi.

Şimdi yapacağım teşbih mübalağalı gibi görünecek ama kat’iyen öyle değildir. Kainat Aysel Öğretmen’in gözünde bir hipodrom; varlık ve insanlar ise yarışmakta olan birer at hükmündedirler. Aysel Öğretmen ise servetini bütün atlara birer birer yatırmış; her bir attan birincilik bekleyen ve bu sebeple hepsini dürtüklemeye mahkum bir kumarbazdı.

Konuyu abarttığımı düşünüyorsanız – Aysel Öğretmen’le karşılaşmamış olmanız hasebiyle bunu elbette anlayışla karşılarım- daha makul bir izahatta bulunayım. Maslow, meşhur ihtiyaçlar hiyerarşisi tablosunu çizmeden evvel Aysel Öğretmeni tanımış olsaydı, dürtükleme ihtiyacının, gıda ve barınma gibi temel gereksinimlerden daha öne geçtiği hususi bir tabloyu Aysel Öğretmen için çizip ona hediye etmek isteyebilirdi. Farz-ı muhal Van Gogh, Aysel Öğretmenle bir yakınlık kurmuş olsaydı, meşhur Buğday Tarlası tablosundaki kargalar öyle sekineyle uçamaz, görünüşlerinde mutlaka bir acelecilik sezilirdi. Daha yerli bir örnek vermek gerekirse, Osman Hamdi Bey Aysel Öğretmen’le bir hayat geçirmiş olsaydı, Kaplumbağa Terbiyecisi eserindeki hayvancıklar tablonun orta yerinde tembel tembel, ağır aksak, huzurla dolaşamazlardı. En azından bir tanesi yediği tekmeyle yan yatmış şekilde tablodaki yerini almış olurdu. Yağlıboyayla içli dışlı değilseniz size daha değişik bir misal vereyim; Aysel Öğretmen Rodin’in hayatında yer kaplamış olsaydı, bugün hepimizin bildiği o düşünen adam heykeli, öyle kös kös oturma imkanı elde edemez, tarihimizdeki şanlı zaferleri sembolize eden heykellerde olduğu gibi, bir yere doğru koşuyor halde abideleşir, adı da düşünen adam değil, “dürtülen adam” olurdu.

Aysel Öğretmenin meslek seçiminin altında bile bu kompleks yatıyordu. Hiçbir doktorun, avukatın, mühendisin, işadamının sahip olamayacağı kadar dürtükleme imkanının bulunduğu muallimlik mesleğini, üzerine çok düşünmeden, sebebini de bilmeyerek, fıtratından gelen tabii bir cezbeyle seçmişti. Ancak meslekte geçen yıllar gösterdi ki, kaderin ona verdiği istidat ve kabiliyetlerin inkişafı bakımından bu meslek biçilmiş bir kaftandı; bu meslekte giderilmemiş duygularının cennetini yaşıyordu.

Aysel Öğretmen’in hayatı elbette dürtmeye çalışmaktan ibaret değildi. Hobileri ve kendine has alışkanlıkları da vardı. Bunlardan biri sabah yürüyüşü, diğeri cumartesi yüzmesi, bir diğeri de Çarşamba sinemasıydı. Gerçi sabah yürüyüşünde arkada kalanlara kaldır bilmem nereni biraz hızlan demekten, cumartesi yüzmesinde bedeninin bir kısmı zaten suya girmeye başlamış birilerine yahu ne bekliyorsun girsene diye müdahale etmekten ve Çarşamba sinemasında filmin makinistine bas başlasın, kimi bekliyoruz kardeşim, protokol mü gelecek, diye tepki göstermekten kendini alamasa da, bu etkinliklerdeki dürtüklemeleri hem sayıca az, hem de çoğu gayr-ı iradiydi.

Evlenememişti Aysel Öğretmen. Açık konuşmak gerekirse evliliğe çok yaklaşan bir ilişkisi olmuştu ama tahmin edeceğiniz gibi, dürtükleye dürtükleye “hadisene ne zaman evleneceğiz” diye bunalttığı adam, geri kalan hayatının kışkışlanmaktan ibaret olacağını erkenden sezmiş ve Aysel Öğretmen’den talihini başka şehre tayin isteyerek bir çırpıda kurtarmıştı.

Geldiği ilk günden beri öğretmenler odasının en çarpıcı meselelerinden biriydi Hadisene Aysel Öğretmen. Muhtelif tarihlerde, farklı öğretmenlerin, işin içine biraz da mizah katarak ortaya koydukları çarpıcı tespitlerin, kısa bir özetini vermekte yarar var. Din Kültürü öğretmenine göre, şayet “hadi” kelimesi esma-ı ilahiden olsaydı, onu bu denli tekrar eden Aysel Hanım çoktan ermişti. Tarih öğretmenine göre, Osmanlı Devleti’nde o bir hanım sultan olsaydı, bu dürtüklemenin devlet-i aliyeye kazandırdığı duyguyla, asker Viyana kapılarından kolay kolay geri dönmezdi. Fizik hocasına göre madde enerjiye, enerji maddeye dönüşebildiği gibi, tabiatta keşfedilmeyi bekleyen imkanlardan biri “hadisene enerjisi”ydi ve Aysel Hanım bu enerjinin tecessüm etmiş haliydi. Hatta ona göre Edison’un ampulü icat etmek için inatla yaptığı bin adet deneyin müsebbibi işte bu dürtüklenme enerjisiydi. Edison’u durmadan dürten zevcesi, Aysel Öğretmenin bilmem kaç kuşak öncesinden akrabasıydı.

Yalnızca öğretmenler odasında değil, kasabadaki dükkanlarda ve kahvehanelerde yorumlar yapılırdı. Aysel Öğretmen’e bu hastalık nereden bulaşmış olabilirdi? Türlü hikayeler uydurulmuştu. Kimileri ana rahmine düşeceği gece bu sözün çok telaffuz edildiğini ve bu masuma o habis mananın sirayet ettiğini, kimileri hadi isimli bir üç harflinin ona musallat olduğunu, kimileri ancak Budist rahiplerin çözebildiği bir büyüye maruz kaldığını, bazı insaflılar da bunun engellenemez bir cezbe hali olduğunu söylerlerdi. Bu yorumların elle tutulur bir tarafı elbette yoktu. İşin aslı Hadisene Aysel Öğretmen, dürtme meselesinden aldığı lezzeti başka bir şeyde bulamadığı için bu anormal durumu bile isteye sürdürüyordu.

Sözün özü, dürtmeye müptelaydı Aysel Öğretmen, huyunu bırakamıyordu ve belki bırakmak da istemiyordu. Hadisene aşağı, hadisene yukarı. Kasaba halkı durur mu, geldiğinin daha ilk haftasında lakabını “Hadisene Aysel Öğretmen” koymuşlardı. “Hadisene Aysel Hanım günaydın,” “Hadisene Aysel Hanım nasılsınız?” “Hadisene Aysel Hanım iyi akşamlar!” Aldırmazdı. Gizliden gururlanırdı da. Aysel Öğretmen bu lakabı her harfiyle hak edebilecek yeryüzündeki tek kişiydi.

Aysel Öğretmenin psikolojik portresini sizlere sunmak için dile getirdiğimiz bunca örnekten sonra, bize göre maksat hasıl olmuşsa bile, onun varlığının çarpıcılığı yanında çok daha önemsiz ve sönük kalacak olan hikayesine de hızlıca girip konuyu kapatmanın zamanı geldi.

Gel zaman git zaman Aysel Öğretmene kasabalılar bir tuzak kurdu. Aysel Öğretmen, kim bilir kaçıncı dürtükleme rüyasını görürken, aniden bir bardağın kırılma sesiyle uyandı. Kasaba halkı evin köşelerinde ve pencere kenarlarında gizlenmişti. Beyaz tülle örtülü, yalnız gözleri görünen bir ruhani, Aysel Öğretmen’in karşısına dikildi. Gün gelmiş, vakit dolmuş, ecel gelip çatmıştı. Ölüm meleği ilk önce tek kelimelik bir şey söyledi;
– Hadisene!
Aysel Öğretmen anlamamış gibi yaparak, adeta lakabı seslendirilmiş numarasıyla;
– Efendim, dedi.
Ölüm meleği yeniden;
– Hadisene, dedi.
Aysel öğretmen katiyen anlamamış gibi yaparak;
– Efendim, buyurun benim, “Hadisene” derler bana bu kasabada, dedi.
Bu kez sesine biraz da öfke katan ölüm meleği;
– Hadisene demiyorum sana, Hadisene diyorum, hadisene gidiyoruz diyorum, anlamıyor musun? dedi.
Aysel Öğretmen;
-“Nereye?” diye sordu.
– Ölüme gidiyoruz, hayatla vedalaş Hadisene, dedi melek.
– Ama ben daha çok gencim, hasta filan da değilim, nereden çıktı ki bu ölüm işi” diye sızlandı Aysel Öğretmen. Ölüm meleği bu kez biraz müşfik bir sesle, “Senin hayatın seksen seneydi, mahlûkatı her dürtükleyişinde ceza olarak bir saat geriye çekildi. Kırk yaşındaki taze halinle ben de seni dalından koparıp götürmek istemezdim. Ama madem her şeye “hadisene hadisene” diyorsun. Ben de sana şimdi “hadisene sallanma gidiyoruz” demek mecburiyetindeyim, dedi.

Ölüme çare yoktu. Ancak akıbet nasıldı? Nereye gidiyordu. Dayanamayıp akıbetini sordu. Melek, Allah bilir, ben bilemem, dediyse de acıdığından biraz tahmin yürüttü. “Ben canını dürtükleyerek alacağım, kabirde sual melekleri sana dürtmeden sual sormaz. Senin kabir azabın sanırım ki, gece gündüz dürtüklenmekle geçer, kıyamet günü seni kalk hadi kalk hadi diye haşrederler, bir iyimserlik varsa, olsa olsa sıratta olur. Dürtüklene dürtüklene oradan hızla geçersin.

İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür, bilirdi bunu Aysel Öğretmen. O da hayatı “hadisene” diyerek yaşamıştı ve şimdi kendisine “hadisene” deniyordu, bu doğaldı. Kaderine teslim olacaktı ki, dürtüklemek gibi olmasın, meleğe bir fikir veresi geldi: “Tövbe etsem, dönüşü yok mu bu işin, seksenime kadar hakkımı geri alsam. Allah bu günahkar kulunu affetmez mi? Ölüm meleği ümitsiz bir ses tonuyla cevap verdi, “O halde sana bir günlük vakit vereceğim, sadece bugün dürtüklemeden yaşayabilirsen, akşam senin tövbeni dergah-ı ilahiye ileteceğim. Ama kabul olup olmayacağını ben bilmem.”

Sabah kalkar kalkmaz, hadisene orucuna başladı Aysel Öğretmen. Oldukça kararlıydı. Dilini tutup kırk sene “hadi” demeyecekti. Önünde zor ve uzun bir yol vardı. Sabaha kadar yeminler, tövbeler etmişti. Ölmek var, dönmek yoktu. Sabah yataktan çıkıp yüzünü yıkadıktan sonra aynaya derin derin bakarak, “Hadisene Aysel, dedi, sen neler başarmışsın, bunu da başarabilirsin”

Not: Bu yazı 2017 yılında Zeytinburnu Bilgi Evleri’nin düzenlediği 3. Öykü yarışmasında dereceye girerek ödül almıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*