İşten Eve Dönmeyen Yüz Çizgilerimiz

İşten Eve Dönmeyen Yüz Çizgilerimiz

İşten eve dönüyorum, yorgun insanların otobüsüyle. Aşinayız birbirimize. “Hatırladım sizi” diyoruz birbirimize bakışlarımızla… “Yükünü kaldıramamış narin boynunuzdan, birazdan camlara yaslanacak saçlarınızdan tanıyorum sizi.”

Varlığını bize mi borçludur otobüs, yoksa biz mi onun için yaratılmışız bilinmez. Kaderi, kaderimize benziyor otobüsün. Kalbimizi yoran bir hayat biriktirmişiz biz, o da bitkin insanlar biriktirip duruyor. Her durakta, başka tanıdıklar, önce boyunlarını uzatarak biniyor. Tek bir yüz ifadesinde birleşerek giriyor içeriye herkes. Çizgilerini yitirmiş birer yüz. Başka otobüslere aynı yüz ifadesiyle binen kim varsa onlar da bizdendir.

İşten eve dönüyorum, bitkin gözleri camlarda kısılmışların otobüsüyle. Camlarda binlerce insan gözü asılı kalmış, kimisi açık, kimisi yarım, kimisi son raddesinde. Seyre dalmışken kör olmuş bazıları. Benden önce kimler buraya oturmuşsa, hepsinin yorgunluğunu kucağıma alıp oturuyorum. Benden önceki binlercesinin koltuğa düşmüş yüz çizgileri, ayakta kalmayayım diye bana yer veriyor, geçip oturuyorum.

Aşinayız birbirimize dediysem, yan yana olsak da göremiyoruz birbirimizi. Kendisine benzeyen birine rastlamak istemiyor burada kimse. Olur da kendine rastlar korkusuyla kimse kimseye göz ucuyla dahi olsa bakmıyor. Kim bilir herkes bir defasında bakmıştır da, ne ahlaksız, ne günahkar, ne lanetlik birine rastlamıştır, kendisine benzeyen. Ben birini görmemek için bir yöntem bulmuştum. Onun yüzüne bakmak. Belki bunu benden evvel kimse keşfedemedi. Ben insanın yüzüne baktığımda onu göremez hale gelirim. Bu yüzden aynada yüzüme bakmadan duramam, kendimle karşılaşmamak için.

Otobüsün camlarından akıp giden bir dünya var. Göremiyoruz acemi bir seyyahın bile camlarda görebileceklerinin hiçbirini. Oysa yolculuk düş kurmaktır biraz da. Hatıra biriktirmektir. Çağrışımlara dalmaktır. Rahatlamaktır. Arınmak ve kurtulmaktır. Eski günlere gitmektir. Yeni günlere gitmektir. Eski ve yeni günlere gitmekten kurtulmaktır. Bizim yolculuğumuzsa yaşadığımız işkencenin son parçası, işkenceye dahil. Camda bir manzara görünüyor. İçinde yorgun bir varlık arıyor gözlerim. Evrenin her yanındaki tek mesele, kimin ne kadar yorgun olduğu. Baktığım her şey yorgun, dağlar, deniz kıyıları, şatolar, trenler yorgun, öyle olmasalar bile. Baktığı her şeyi yoran bir sihirbaz, gözlerim.

Kimse kimseyle konuşmuyor otobüsümüzde. Ağır geliyor konuşmak. Biri konuşur diye de korkuyoruz. Biri konuşursa insan olduğumuz belli olur. İnsan olduğumuz ortaya çıkarsa insanlıktan çıktığımız anlaşılır. Ağır geliyor, ince duygular, ağır geliyor burada, insan olmak bile. Eşya olmayı yeğliyoruz hepimiz. Eşya olursak belki birbirimizi görmeyiz. Eşya olursak, eşyalaşmaya başlamanın acısı diner belki. İnsan, yorgunken insandır en fazla, oysa. Bizse düşen omuzlarımızla birlikte iniyoruz insanlıktan eşyalığa.

İşten eve dönüyorum, hayatın gerçeklerine ait hiçbir ses duymaya tahammülü kalmamış insanların otobüsüyle… Gerçekleri yaşamak dozunu aşmışız. Kulaklarına aletler takarak kendini koruyan insanlarız. Maruz kaldığımız hayata benzemeyen şarkılarla kısıyoruz gerçek dünyanın sesini. Bizimki gibi ezik bir hayatı olmayan şarkıcılara benzetmeye çalışıyoruz kendimizi. Dünyaya tahammülümüz yok. Dünyanın bize tahammülü var mı, o da belli değil. Birbirimizi duymamaya çalışıyoruz; birini duyarsak, kendimizi duyarız diye ödümüz kopuyor. Kendini duyan için sura üfürülmüş, kıyamet kopmuş demektir. Bu saatte diril dirilebilirsen. Şimdi kıyamet kopsa, öyle yorgunuz ki, mezarımızdan en son dirilen biz oluruz. Mezarımız dediysem daha ölmedik. Ölürsek insan olduğumuz ortaya çıkar. Otobüsümüz her gün mezarımızın yanından geçiyor. Dinlediğimiz şarkıcıların mezarları örtüyor mezarlarımızı pencereden, göremiyoruz.

İşten eve dönüyorum, yaşamaktan vazgeçmiş insanların otobüsüyle. Yaşadığı günü sevmemiş biri, o günün gecesini sevebilir mi? Yaşattıklarını, daha derinden tekrarlamak için hazırlanmaktan başka bir işe yaramayan geceye kim sığınır? Gündüzün anası değil mi gece, ona kim güvenir? Güneş batıyor; doğarken çektirdiği acının benzerini çektirerek. Güneş doğuyor; batarken çektirdiklerini unutturmamak için. Dinlenmek için çalıştığını sanan, ama yalnızca çalışmak için dinlenen, ucunda acı çekmek yoksa dinlenmekten bile ürken insanlarla eve dönüyoruz. Kimse kimsenin yüzüne bakamıyor, sadece yorgunluktan değil, biraz da utançtan. Utanç, utandığımızdan değil, keşke utanabilsek, utancımızı yitirdiğimizden. Cesaret edip etrafıma baktığım da olmuyor değil. Bu yaşa gelmiş, hayvan olamamış, ayıp.

Otobüsümüz her durakta başka yorgunları evlerine bırakıyor. Her durakta, yüzlerini, yüz çizgilerini ellerine alarak iniyorlar, tanıdıklarımız… Vedalaşmadan iniyorlar, âdet bu… Vedalaşmak, kavuşulacağının bir göstergesi çünkü. Kimsenin kimseye kavuşası yok. Bu otobüsten kimseye rastlamıyorsan yeniden insan oluyorsun demektir. Yeniden insan olmak istiyor herkes. İnsan olmamak hayvan olmak değildir illa. Melekler de insan değil. Ama melekler yorulmaz, hayvanlar yorulur. Yarın hayvan olamamaktan da korkuyoruz, işler aksar. Bizi çalışırken gören hayvanların, insan olmaktan korktukları gibi çekiniyoruz yarın hayvan olamamaktan. Düpedüz yalan. Çalıştığımız yerde bizi gören hiçbir hayvan yok. Keşke olsaydı. Hepsi kör.

Yüzlerini, göğüslerine çevirerek, saklayarak iniyor yolcular… Kimilerinin yüzü daha inerken düşüyor yere… Ne kadar kararlı olursan ol, yüz çizgilerini yeniden çizmeyi ne kadar umarsan um, eve vardığında, “yüz çizgilerimi taşıyamadın, inerken düşürdüm” demek zorunda kalırsın. Eve gidince söylenecek olan şeyleri kuruyoruz zihnimizde. Size zamanım yok, kendime zamanım yok, kimseye zamanım yok, Tanrı’ya bile. Hemen uyumalıyım. Cehenneme kadar yolum var.

Ölü evi gibidir otobüsümüz. Her birimizin yitirdiği yüz çizgisi farklı farklıdır. Kimisi gülümsemesini kaybetmiştir, kimi şaşkınlığını, kimi öfkesini, kimi hüznünü, kimi korkusunu. Yüzler dümdüzdür.

Ben yüz çizgilerimi otobüste değil, çalışırken düşürürüm. Otobüste düşse üzülürsün, şunun şurasında ne kalmıştı, dersin. İşyerinin altı topraktır, ölüler toprağa gömülse daha iyi. Yaktığım da olur yüz çizgilerimi. Hesap sorulmasın diye. Gerçi değil mi ki yakan benim, külünü bile bulup hesabı sorarlar. Neyse ki bana hesap sormaya kimsenin niyeti yok. Öfkelenip eşya olmaktan çıkar da insan olurum diye korkarlar.

İşten eve dönüyorum… Bir yere varmak arzusundaki insanların, inmeye iştihasız insanlara dönüştüğü son duraklara geliyoruz. Eve dönmek için bindiğimiz bu otobüsle sonsuza kadar gitsek razıyız. Yol uzasa uzasa, bitmese. Rüyamızda bile karanlık sokaklardan evimize silik, orta sınıf ayaklarımızla yürüyoruz. Kör hayvanların göremediği suçlarımızın cezasını rüyalarda çekiyoruz.

Parça parça uyuyoruz. Eşyalaştığımız gibi kesik kesik. Her uyanışımızda dünyaya taparak yorulmuş insanların bezdirici kokusu. Uykuya her geçişimizde ölme arzusu.

Adı İsrafil olmayan bir adam düdük çalıyor. Kalk be adam, otel değil burası, son durak. Yalan söylüyor. Son durakta var bir otel; Herkesin hayalini kurduğu ama henüz inşa edilmemiş. Eve gitmek istemeyenlerin hayallerinde geceledikleri, bütün odaları dolu bir otel. Kimsenin hayalini kurmadığı halde var olan, yer tutan bir otelden daha gerçek. Bir yüz ifadesine sahipsen oraya almazlar. Ben orada yıllardır kalıyorum.

NOT: Bu yazı 2013 yılında Taslak ismli Edebiyat Dergisinde yayınlanmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*