İyiydi o kutsal üşüme!

O YERLERDE SESSİZLİK, geleneksel bir kış alışkanlığıydı.

O şehir bizim kaderimizdi. Şehrin sokaklarına heybetle inen ayaz, daha iyiydi evlerdeki yoksul sobalardan; daha iyiydi gökyüzünden dökülen karları düş kurarak seyretmek… Kaderi o şehir olan birileriyle üşümek, daha iyiydi başka yerlerde yalnız başına ısınmaya çalışmaktan…

O zamanlar suskun bir çocuktun sen. Uzaklara bakar, derinden düşünürdün. Konuştuğun zaman eksik konuşurdun. Eksik konuşmak senin için hayatın anlamını fark etmekti, onaylamadığın bir hayatı değiştirmeye çalışmaktı.

Uzun suskunluklar, bizi birlikte yürümeye davet ederdi.

Yağan kar altında uzaklara yürürdük. Döneceğimizi bildiğimiz halde hiç dönmeyecekmiş gibi… gideceğimiz bir yer olmadığı halde bir amacımız varmış gibi yürürdük. Donmuş ayakuçlarımız sızlardı. Karda yol almak gerçeklerle yaşamaya benzeyene kadar yürürdük. Hayatın gerçeklerini yaşamaya alışmaktı karda yürümek…

Çarpardı ayaz… Yüzümüz hep yerde olurdu bu anlarda… Hayatın estetik bir koridoruydu çünkü içerisinden geçtiğimiz… Dokunaklı bir saygıyla geçerdik hayatın içerisinden… Lütfedilmiş beyaz topraklarımızdan ruhumuzla geçerdik; konuşarak, doğrularımızı ve hayallerimizi birbirimize açarak geçerdik.

O beyaz şehirde mahsur kalmıştı hayatımız… Veya hayatımızda mahsur kalmıştı o beyaz şehir… Birlikte adımlardık dokunulmamış beyaz bir örtüyü.

Kimse ruhunu saklayamazdı o beyaz örtüde… İç dünyalar, dışa aksederdi. Kar yağarken dekorlar susardı, arka planlar susardı, renkler susardı. İnsan, en yalın ve belirgin haliyle ortaya çıkardı. Detayları kaybolmuş bir merkez olurdu hayat… Her şey en keskin anlamını orada bulurdu. Bir gülümseme, bir öfkelenme, bir yüz ifadesi, dekorun saklanmasıyla hiç olmadığı kadar belirginleşirdi o beyaz örtüde, o kışlarda… Duygular duru bir su gibi meydana çıkardı. Hayat budur, derdik, insan budur, his budur… Hiçbir yerde olamayacağı kadar burada devran sürer hayat, diye düşünürdük.

İlk karlar düştüğünde, elbiselerle birlikte hayat da değişirdi. İçimizi rahatlatan bir duygu aramaya başlardık, dağları ve ormanları seyrederken… Renkler bizi tedirgin ederdi, üstünlükleri ve farklılıkları sevmezdik. İlk karlar en çok renkleri ve üstünlükleri ortadan kaldırmaya yarardı zaten… Beyaz bir örtü her yeri eşitlerdi. Her yer ve herkes birbirini andırırdı… İlk karlarda anlardık, çok da farklı olmadığımızı, herkese benzediğimizi, herkesten biri olduğumuzu… Bu bizi rahatlatırdı hep!.. Kendi ağrılarımızdan, herkese benzemek yoluyla kurtulurduk.

İlk karlar yağdığında, üzülmezdik kimse için… Uzak şehirlerde geceyi sokakta geçiren insanlar varmış, bunu bilmezdik. Aç ve muhtaçlarla aynı gezegende olduğumuzdan habersizdik. Bilmezdik insanların, evlerini terk edip gidebileceklerini bu havalarda… Yardım ellerini birbirlerinden bu havalarda bile çekebileceklerini…

İlk karlar yağdığında, insanların yakınlaştığını, birbirlerine sığındıklarını, ne olursa olsun yaza kadar birbirlerini destekleyeceklerini düşünürdük.

İlk karlar öyle bir ritimle yağardı ki, kaderimiz olan o karlı şehirde hayatımız sürüp gidecek sanırdık. Kar yağmaya başladığında yeni bir dünya kurulurdu şehrimizde… İnsanların yüzleri beyaz bir ışıkla aydınlanırdı. Dünyadan git gide uzaklaşmakta olan bir gezegene binerdik, içimize kapanırdık yani… Yakın şehirler uzaklaşırdı, uzak insanlarsa yakınlaşırdı birden… O kışlarda, o kasabalarda, o ritmik yağışlarda birbirimizi derinden keşfederdik.

Yolların kapanacağı günleri heyecanla beklerdik. Artık bir an önce maddeye kapalı, manaya açık bir şehir olmalıydı şehrimiz…

Ama suskun bir çocuktun sen yine de… Yolların kapanmasını bile konuşmadan, uzaklara bakarak beklerdin. Konuşmak zorunda kalmamak demekti çünkü yolların kapanması… Doğru bulmadığın bir hayatın sana ulaşmasını engellemekti yolların kapanması…

O zamanlar uzak şehirlerde bize acıyan insanlar olurdu. Hayatları bizimkinden daha trajikti aslında onların… Yollarımızın kapalı oluşuna, dünya ile bağımızın kopuşuna dertlenirlerdi belki…

Oysa bilsinler isterdik, aslında sandıkları kadar üşümediğimizi… Ve üşümenin kutsal bir duygu olduğunu… Açılan ruh yollarımızın yanında, kapanan coğrafi yollarımızın bir şey ifade etmediğini… İsterdik aslında bizim değil onların kendi yollarının, insani bağlarının kopmuş olduğunu hatırlatmayı… Kimsenin kimseyi anlayamadığını, fark etmediğini, önemsemediğini anlatmak isterdik.

Yolları kapanmış, başka yerlerle ilişkisi kesilmiş şehirlerde iki ayrı dünya olurduk. En çok bir inzivaya benzerdi yaşadıklarımız. Haber bültenleri bile haber alamazdı ruh şehrimizden… Bunu fırsat bilir, birbirimizin öykülerinde uzun yolculuklara çıkardık.

İnsanları en çok yollar kapandığında tanırdık çünkü… Dış dünyadan yoksunduk ama içimiz durmadan genişlerdi. Başka şehirlerdeki çocuklar gibi kış gecelerinde hayatın anlamını aramazdık. Çünkü hayatın ortasındaydık, hiç eksiltmeden duyardık hayatı… O sonsuz şiire dokunurduk, onu en sahici şekliyle, en özel gerçekliğiyle hissederdik.

Dikkatimiz kış kadar diri olurdu kar yağarken…

Annelerin bakışlarından derin manalar çıkarırdık. Babaların yüzlerine dikkatle en son baktığımız zamanlardı, belki o kutsal kışlar… Eşyalarımızın çizgilerine kadar inerdik, o çizgilerde başka dünyalar kurgulardık. Masalarımız, sandalyelerimiz, kullanılacak olan eşyalarımız olmaktan çıkar, insanlaşır, ruhlaşır ve bizimle iletişime geçerdi… Detaycıydık, konuşurduk evimizle barkımızla, kimselerle konuşmadığımız kadar konuşurduk. Sesi çıkmayan bir dille, bir iç sesiyle konuşurduk her şeyle, bir yürek sesiyle konuşurduk…

Yolların açılmasını istemezdik hatta… Yolların açılması hayatın, kuralların, ruh darlıklarının yeniden başlaması demekti. İşlerin, hesapların, sıkıntıların yeniden bize ulaşması demekti. Yolların açılması çekildiğimiz ruh mağaralarımızdan çıkmak zorunda olmamız demekti. Heyecanla yol açma makinalarını gözleyenler bile, o yolun açılmasını istemeyen bir his taşırlardı içlerinde, bunu keşfederdik.

Yollar kapandığında keşfedilmemiş bir ada halkı olurduk o kasabada… Bulunmamış bir kabile olurduk, evet. Birbirine sığınmışların kabilesiydik, ruh mağaralarında yaşayanların kabilesiydik, kimse kimseyle rekabet etmeyi düşünmezdi.

Kar yağarken, kışın ardındaki bahar bir türlü görünmezdi. Sonsuzluk edasıyla yağardı, kaderimiz olan şehre kar… Yavaş yavaş ölürdü içimizdeki dünya sevgisi… Yaşlı gezegene olan itimadımız durmadan azalırdı… Eksilirdi maddeden beklediklerimiz… Kopardı ruhumuz, o uzun gurbetinden… Birbirimizi daha derinden tanımaya dalardık. Düşlerimizi, hayattan beklediklerimizi, korkularımızı paylaşırdık.

Birden aramıza yeni bir sessizlik daha girerdi. Büyük hayatları düşünürdük. Dava adamlarını, evliyaları, idollerin kurucularını, sanatı hayatı olmuş insanları konuşurduk. Bu dünyadaki ruhsuzlaşmaya karşı nasıl kahramanca karşı durduklarından bahseder, heyecanlanırdık. Özenirdik onlara hatta… Yolları kapalıydı şehrimizin, yine de bazıları acele eder, kışta gelir, penceremizden başka pencereler gösterirlerdi.

O kışlarda, hayatı dar pencerelerden seyretmek zorunda kalan yaşlılar kadar olgunlaşırdık artık. Bilgece bakardık uzaklara, bir anlam, bir derinlik bulmuş gibi bakardık pencerelerden… Oysa bulduğumuz şey bizim kendimizdi, dünyada kar altında kalmış bir kabilenin küçük bir detayı oluşumuzdu seyrettiğimiz… Aynı noktayı keşfetmişiz gibi, konuşmadan dikkatle bakardık uzaklara… Hayır hayır, uzaklara değil, pencerelerden ruhlarımıza bakardık aslında, beyaz ve sonsuz bir perdede nasıl yükseldiklerine bakardık ruhlarımızın…

Bazen hiç durmadan yağardı kar… Günlerce, haftalarca kesintisiz yağardı kar… İçimizdeki ruh mağarasında bir sıkıntı başlardı artık. Aniden başka insanlar görmek, başka şehirler tanımak isterdik. Hayat, işler, sorumluluklar ve dertler yeniden başlasın isterdik. Bilge çocuklardık ama dayanamazdık uzun ruh terbiyelerine… Renkler başlasın, üstünlükler başlasın, bu toplu inziva sona ersin, farklılıklarımız ortaya çıksın isterdik.

Buna rağmen buz tutardı kaderimiz olan şehir… Kaderimiz gibi buz tutardı. Aküsü bitecek olan bir minibüsün yolcuları olurduk. Yolculuk hayat gibi kaygan bir zeminde geçerdi. Yolun bir yerinde, yol kenarında biriken karlara saplanırdık. Fırtınanın ortasında yardımsız kalırdık. Göz göze gelmezdik buna rağmen… Uzakların olmadığı bir yerde, yine de uzaklara bakan bir gözle camlardan dışarıya bakardın. Bu yol çok kaygan, bu hayat durmadan sekteye uğrayacak, derdin…

Bu hayatı izlemekle, bu hayatı yaşamak arasında kararsız kalırdık böyle anlarda…

Kar, ölüm getirmezdi asla, kutsal bir beyazlıktı çünkü o… Yine de korkardık ölümden… uzak ülkeler gibi gurbetleşmekten korkardık. Her şeye rağmen yollarda mahsur kalmak daha iyiydi, o yoksul sobaların etrafında ısınmaktan, daha iyiydi hayatı izlemek yerine, ortasından yaşamak, o dokunaklı havalarda…

Yolda mahsur kalmak, bu hayatta ilk karşılaştığımız serüvendi. Hiç bitmezdi konuşmalarımız… Hiç yabancılık çekmezdik birbirimize. Çünkü hayatın en sahici tarafında birlikte geçmişti yolculuğumuz… Hayatın, ölümün, yaratılışın, kazanmanın ve kaybetmenin kesiştiği gerçekçi bir kavşakta olmuştu o konuşmalar… İlk karlarda tanımaya başlamıştık birbirimizi…

Bazen kar fırtınaları başlardı şehrimizde… Bir kayıplık duygusu içimize sorgusuz yerleşirdi. Hayatın çemberi durmadan daralırdı. Hayatı izlemek yerine onu yaşamak fikrimizden vazgeçerdik. Yoksul sobaların başında ısınmak daha iyi gelirdi bu kez, hayatın içerisinde yer almaktan… Yoksul sobalardan beklenmedik anlarda çıkan sesler gibi kesik kesik konuşurduk birbirimizle… Manalı olup olmadığına bakmadan, işe yarayıp yaramadığını kontrol etmeden sözlerimizin… Konuşurduk.

Suskun bir çocuktun sen, konuştuğunda eksik konuşurdun. Eksik konuşmak, senin için kar altında kalmış bir şehirde ruh terbiyesiydi. Suskun olmak senin için o dar pencerelerden uzaklara bakarken, yeni bir derinlik bulabilmendi. Suskun olmak, mahsur kaldığımız bu kısa vakitlerin er–geç sona ermesine gösterdiğin gizli bir serzenişti.

Bugün, yıllar sonra yani, başka bir şehirde, işten eve dönerken, karla karışık bir yağmur yağdı. Kimsenin fark etmediği gizli bir kar yağışıydı bu… Yılın ilk karıydı. Hatıraları birleştiren bir incelikle yağıyordu kar… Tıpkı o eski hatıralarımız gibi, kesik kesik yağıyordu… Sessizliğin içerisinde gizlenmiş eksik konuşmaların gibi, yağmurun içerisinde gizlenmiş yağıyordu kar…

Ama bu kez renkleri ve üstünlükleri örtmüyordu, garip… Ruh yollarımızı açmıyordu kar… Kaderimiz olan şehre yağar gibi yağmıyordu. Duyulmuyordu hiç, eksik ve derinden konuşmaların… Onaylamadığımız bir hayatı değiştirmeye çalışmıyordum yalnız başıma…

Hiç dönmeyecekmiş gibi yürüyemiyordum üstelik kar yağarken… Gerçeklerle yüz yüze gelmeye benzememişti kar, bu kez… Yüzüme çarpmıyordu, hayatın gerçekleri gibi… Duyguları ve insanları belirginleştirmiyordu kar; her şeyi eşitlemiyordu artık, nedense…

Hallerine eseflenecek insanlar vardı bu dünyada bir de… İnsanları birbirine yakınlaştırmıyordu kar, bunu aniden hissettim… Yolların kapanması da ihtimal değildi. Ruh yollarımız açılmayacaktı bu kez. Birbirine sığınmışların kabilesinde buluşamayacaktık seninle…

Bu defa dünya sevgim azalmıyordu, kar yağarken… Pencerelerde dava adamlarını göremiyordum, evliyaları, o büyük sanatçıları… Yolda mahsur kalamıyorduk istesek bile, yollarımız bir türlü kapanmıyordu aslında…

Yine de derin suskunluklarını, ruh arkadaşlığımızı, bir inzivaya benzemiş hayatımızı hatırlatırcasına yağıyordu, yağmurun içerisinde gizlenmiş bir kar yağışı…

Bugün, yıllar sonra yani, başka bir şehirde üstelik, yalnız başıma bir caddede yürürken, yağmurun içerisinde gizlenmiş bir kar yağışında, dediğim gibi, ruhumun eski bir yolculukla kaybolup gittiğini hissettim.

O yolculuk sana çıkıyordu, o suskun haline çıkıyordu, o suskun halindeki derin anlamlara çıkıyordu. Kar yağarken bütün bütün ruh kesilmiş kaderimiz olan şehrimizden geçiyordu o yolculuk…

Bu hayat o hayat değil, bu şehir o şehir değil, biliyorum, yağan kar, o sırlı anlamlarla yağan kar değil, sen gelebildiğim bir yerde değilsin, bendeki suskunluk senin suskunluğunun sonucu olan bir suskunluk değil! Bu başka bir şey.

Yağmurun içerisinde saklı bir kar yağışı altında, yalnız başıma bir caddede yürürken, bu hayatın eskiden olmadığı kadar kayganlaştığını… O yoksul sobaların içerisine bir türlü sığmayan nesneler gibi, dokunaklı hatıraların ruhuma sığmadığını anlayıp, evime geri dönüyorum.

O yoksul sobaların hiç beklenmedik bir anda tamamen sönmesi gibi, her şeyi bir anda unutarak -kesik kesik bir rahmet duasıyla- evimin kapısından içeriye dokunaklı bir saygıyla giriyorum.

Evimdeyse kutsal bir üşümesin artık. Zor değil, ağır değil, iyi olan bir kutsal üşümesin sen. Hayatın gibi iyi, aydınlanmış yüzün gibi iyi bir üşümesin sen benim için.

NOT: Bu yazı 20.12.2008 tarihinde Karakalem dergisinde yayınlanmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*