Karda Tek Başına

Karda Tek Başına

O şehir bizim yazgımızdı. Şehrin sokaklarına inen ayaz, daha iyiydi evlerdeki yoksul sobalardan; daha iyiydi gökyüzünden dökülen karları düş kurarak seyretmek… Kaderi o şehir olan birileriyle üşümek, daha iyiydi başka yerlerde yalnız başına ısınmaya çalışmaktan…

Kar altında yürümekle geçerdi ömrümüz. Döneceğimizi bildiğimiz halde hiç dönmeyecekmiş gibi, gideceğimiz bir yer olmadığı halde, bir amacımız varmış gibi yürürdük. Donmuş ayakuçlarımız sızlayarak yürürdük.

Beyaz bir şehirde mahsur kalmıştı hayatımız. Hayatımızda mahsur kalmıştı beyaz bir şehir de denebilir. Adımlardık dokunulmamış beyaz örtüyü. Kar yağarken insan, en yalın ve belirgin haliyle ortaya çıkardı. Her şey en keskin anlamını bulurdu. Bir gülümseme, bir öfke, bir yüz ifadesi, hiç olmadığı kadar belirginleşirdi o beyaz örtüde. Duygular en duru halleriyle meydana çıkardı. Hayat budur işte, derdik, insan budur, his budur… Hiçbir yerde olamayacağı kadar burada devran sürer hayat, diye düşünürdük.

İlk karlar yağdığında, elbiselerle birlikte hayat da değişirdi. İçimizi rahatlatan bir duygu aramaya başlardık, dağları ve ormanları seyrederken… Renkler bizi tedirgin ederdi, üstünlükleri ve farklılıkları sevmezdik. İlk karlar en çok renkleri ve üstünlükleri ortadan kaldırmaya yarardı. Beyaz örtü gelip her yeri, herkesi eşitlerdi.

İlk karlarda anlardık, çok da farklı olmadığımızı, herkese benzediğimizi, herkesten biri olduğumuzu. Kendi ağrılarımızdan, herkese benzemek yoluyla kurtulurduk. İlk karlar yağdığında, insanların yakınlaştığını, birbirlerine sığındıklarını, ne olursa olsun yaza kadar birbirlerini destekleyeceklerini düşünürdük.

Öyle ağır bir ritimle yağardı ki kar; yazgımız olan o karlı şehirde hayatımız sürüp gidecek sanırdık. İçimize kapanırdık… Yakın şehirler uzaklaşırdı, uzak insanlar yakınlaşırdı. Yolların kapanacağı günleri heyecanla beklerdik. Zembereği bozulmuş dünyayla iletişim kurmamak demekti çünkü yolların kapanması… Doğru bulmadığımız hayatın bize ulaşmasını engellemekti, yolların kapanması…

Halimize acırdı başka şehirlerdeki insanlar. Hayatları bizimkinden daha trajikti oysa onların… Yollarımızın kapalı oluşuna, dünya ile bağımızın kopuşuna dertlenirlerdi belki… Bilsinler isterdik, aslında zannettikleri kadar üşümediğimizi… Ve üşümenin de ısınmak kadar doğal olduğunu… Açılan fikir ve düşünce yollarımızın yanında, kapanan coğrafi yollarımızın bir şey ifade etmediğini…

Yolları kapanmış, başka yerlerle ilişkisi kesilmiş şehirlerde en çok bir inzivaya benzerdi hayatımız. Haber merkezleri bile haber alamazdı şehrimizden… Bunu fırsat bilir, kendi öykümüzde uzun yolculuklara çıkardık. Dış dünyadan yoksunduk ama içimiz durmadan genişlerdi. Hayatın anlamını aramazdık. Çünkü onun ortasındaydık, eksiksiz duyardık hayatı. O sonsuz şiire dokunurduk, onu en sahici şekliyle, en gerçek haliyle iliklerimize kadar hissederdik. Dikkatimizi kış kadar diri tutardı yağan kar.

Anne babalarımızın yüzlerine dikkatle en son baktığımız zamanlardı, belki de o kışlar. Eşyalarımızın çizgilerine kadar odaklanırdık, o çizgilerde başka dünyalar kurgulardık. Masalarımız, sandalyelerimiz eşyalarımız olmaktan çıkar, insanlaşır, ruhlaşır ve bizimle iletişime geçerdi… Detaycı olurduk, konuşurduk evimizle barkımızla, kimselerle konuşmadığımız kadar konuşurduk. Bir iç sesiyle konuşurduk her şeyle, bir yürek sesiyle konuşurduk…

Yolların açılmasını istemezdik içten içe… Yolların açılması hayatın, kuralların, ruh darlıklarının yeniden şehre ulaşması demekti. İşlerin, hesapların, sıkıntıların yeniden şehre ulaşması demekti. Yolların açılması çekildiğimiz ruh mağaramızdan çıkmak zorunda olmamız demekti. Heyecanla yol açma makinalarını gözleyenler bile, o yolun açılmasını istemeyen bir his taşırlardı içlerinde… Yollar kapandığında keşfedilmemiş bir ada halkı olurduk; bulunmamış bir kabile yaşamı olurdu yaşamımız. Birbirine sığınmışların kabilesiydik, ruh mağaralarında yaşayanların kabilesiydik.

Kışın ardındaki bahar bir türlü görünmezdi. Sonsuzluk edasıyla yağardı, yazgımız olan şehre kar… Yavaş yavaş ölürdü içimizdeki dünya sevgisi… Yaşlı gezegene olan itimadımız gittikçe azalırdı… Eksilirdi ondan beklediklerimiz… Kopardı ruhumuz o uzun gurbetinden… Birbirimizi daha derinden tanımaya dalardık; düşlerimizi, hayattan beklediklerimizi, korkularımızı anlatırdık birbirimizle.

Çocuktuk… Ama o kışlarda, hayatı dar pencerelerden seyretmek zorunda kalan yaşlılarımız kadar olgunlaşırdık. Bilgece bakardık uzaklara, bir anlam, bir derinlik bulmuş gibi bakardık pencerelerden… Oysa bulduğumuz şey kendimizdi, dünyada kar altında kalmış bir kabilenin küçük bir detayı oluşumuzdu seyrettiğimiz… Uzaklara değil, ruhlarımıza bakardık, beyaz ve sonsuz bir perdede nasıl yükseldiklerine bakardık ruhlarımızın…

Durmadan yağardı kar, günlerce, haftalarca kesintisiz yağardı… Amansız bir iç sıkıntısı işgal ederdi hepimizi. Aniden başka insanlar görmek, başka şehirler tanımak isterdik. Hayat, işler, sorumluluklar ve dertler yeniden başlasın isterdik. Severdik kışı ama dayanamazdık bu uzun ruh terbiyesine… Bu toplu inziva sona ersin, herkesin farklılığı ortaya çıksın isterdik.

Bu beklentiye tutulmuşken kış daha şiddetlenir, bu kez buz tutardı yazgımız olan şehir… Hayatımız gibi buz tutardı. Yola çıkmış bir minibüsün yolcuları olurduk. Yolculuk hayat gibi kaygan bir zeminde geçerdi. Yolun bir yerinde, yol kenarında biriken karlara saplanırdık. Fırtınanın ortasında yardımsız kalırdık. Göz göze bile gelemezdik kimseyle… Yolda kaldığımızda önümüzde bizi bekleyen yılları, hayatı hatırlardık. Bu yol çok kaygan, bu hayat durmadan sekteye uğrayacak demek ki, diye düşünürdük.

Hayatı izlemekle, onu yaşamak arasında kararsız kalırdık böyle zamanlarda. Her şeye rağmen yollarda mahsur kalmak daha iyiydi, o yoksul sobaların etrafında ısınmaktan, daha iyiydi hayatı izlemek yerine, ortasından yaşamak, o dokunaklı havalarda…

Yolda mahsur kalmak, bu hayatta ilk karşılaştığımız serüvendi. Yolda kaldıklarımızla hiç bitmezdi konuşmalarımız… Yabancılık çekmezdik birbirimize. Çünkü hayatın en sahici tarafında birlikte tıkanmıştı yolculuğumuz… Hayatın ve ölümün, kazanmanın ve kaybetmenin kesiştiği en gerçekçi kavşakta buluşmuştuk.

Kar fırtınaları başlardı… Bir kayıplık duygusu içimize sorgusuz yerleşirdi. Hayatın çemberi durmadan daralırdı. Hayatı izlemek yerine onu yaşamak fikrimizden vazgeçerdik. Yoksul sobaların başında ısınmak daha iyi gelirdi bu kez, hayatın içerisine karışmaktan… Yoksul sobalardan beklenmedik anlarda çıkan sesler gibi kesik kesik konuşurduk birbirimizle… Manalı olup olmadığına bakmadan, işe yarayıp yaramadığını kontrol etmeden sözlerimizin… Konuşurduk. Konuşmak orada, ölümcül bir hastalığın tek tedavisine dönüştüğü için durmadan konuşurduk.

Yıllar sonra, başka bir şehirde, yılın ilk karı…

Hatıraları birleştiren bir incelikle, kesik kesik başlamıştı kar… Ama bu kez renkleri ve üstünlükleri örtmüyordu, garip… Ruh yollarımızı açmıyordu… Duyguları ve insanları belirginleştirmiyordu kar… Yazgımız olan şehre yağar gibi yağmıyordu. Onaylamadığımız bir hayatı değiştirmeye çalışmıyordu yağarken… Gerçeklerle yüz yüze gelmeye benzemiyordu. Yüzlere çarpmıyordu, hayatın gerçekleri gibi…

İnsanları birbirine yakınlaştırmıyordu kar, yolların kapanması da ihtimal dahilinde değildi. Birbirine sığınmışların kabilesine dönüştürmüyordu kimseyi. Yolda mahsur kalamayacaktık istesek bile.

Bu hayat o hayat değil, bu şehir o şehir değil, diyerek yağıyordu kar. O yoksul sobaların içerisine bir türlü sığmayan ağaç dalları gibi, dokunaklı hatıraların hiçbirini kendi içine sığdırmaksızın yağıyordu. O yoksul sobaların hiç beklenmedik bir anda tamamen sönmeleri gibi, canlanan her hatıranın ateşini söndürmek istercesine yağıyordu.

M. Ömür Öztürk

Not: Bu yazı Göle’de İmece Zamanı dergisinin Aralık 2017 sayısında yayınlanmıştır. 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*