O masum kıştan geldin…

Yaz bitti ve kış kendi gibi geldi… Kış geldiğinde insan gerçeklerle yüz yüze kalır… Kendi üslubuna göre geldi kış. O gelince insanların korkuları ve ağrıları artar… İnsan kendi derdine düşer, tedirgin ve bencil olur. Kış gelince insanın gözü kendisinden başkasını göremez olur. Kış gelince insan, yaklaştıkça korkacağı bir şeyler arar durur…

Bense kış gelince en çok, Anadolu’dan bir köylü çocuğunun bu şehre doğru yola çıkmasından korkarım. Onun yerine mola yerlerinin soğuk yalnızlığını yaşamaya başlarım. Yaşadığı, bir türlü bir yere ait olamama hissi beni etkisi altına almaya başlar. Tanıyıp bilmediğim o çocuğun yolda kurduğu düşlere takılır kalırım. Bilirim, endişemden bağımsız bir şekilde yola çıkar o ve otobüsün pencerelerinden geçen farklı dünyayı hayranlıkla seyretmeye başlar. Tanıdık bir şeyler arar durmadan… Geceleri içinden geçtiği şehirlerin ışıklarını mutlu bir hayatın tabelaları sanarak seyreder. Bir anlam taşıyorlarmış sanarak yüzlere bakar ve kendince anlamlar çıkarır. Yakınından geçtiği evlere pencerelerinden bakar, göremediği sahnelerden bile mana çıkarır. Yerleşim yerlerinin dışında kalmış, kimsenin yaşamadığı yerlerden geçerken, tek başına kalmış sokak lambasıyla aşinalık hisseder. O tek başına kalmış sokak lambası, bu yolculuğun sonuna kendisini bekleyen yeni hayatıdır.

Yine kış geldi… Kış, bencillik ve güvensizlik hissini de yanına alarak üzerime yağarken, Anadolu’dan büyük şehre yola çıkan o çocuk gelir içimi yakar, ondan utanırım. Çünkü içinde yaşadığım bu şehir; tertemiz bir heyecanla, elleri pencerelerde, insan insan, lamba lamba, şehir şehir hissederek kendisine doğru yaklaşan o çocuğu bir türlü içerisine almaz. Tıpkı bir mabede girer gibi incele incele gelen o masuma, kucağını kolay kolay açmaz…

Halbuki, bu şehrin kendisine kucak açmadığı o çocuk, gelirken heyecandan yanındakileri unutmuştur… yolda yemek yemeyi bile önemsemiştir… yolculuğa nereden başladığını bile unutmuştur. Yanağı otobüsün penceresiyle birleşmiş, onu sevinçle beklediğini sandığı gideceği şehri düşlemektedir.

Yolculuk devam eder, yoldaki kesik çizgileri, düz ovada sıralanmış ağaçları seyreder… Bilmez ki, yoldaki o kesik çizgiler, bundan böyle hiç birleşmeyecek duygularıdır, bilmez ki onlar, yeniden tadamayacağı umutlarıdır. Yoldaki o kesik çizgiler, bu otobüse kadar gelmiş ve bu yolculuktan sonra sekteye uğrayacak olan mutluluğudur.

Yolda gözü sık sık kendisi gibi köylü çocuklarına takılır, ovalar, nehirler görür. Şehirler arasında bırakılmış sahipsiz kedilere, sahipsiz köpeklere acır; gidecek bir yeri kalmamış sahipsiz atlara dertlenir, onların hallerine üzülür. Onların ayazda kalmış yalnızlığıyla birlikte, tutar o da üşür… Oysa bir gün anlar ki, yalnızlıklarına ve üşümelerine üzüldüğü o sahipsiz atlar, aslında tam tamına onun çocukluğudur…

Kış geldi İstanbul’a… Kendi üslubuna göre geldi. Turnusol kağıdı gibi yine, herkesin ne olduğunu ortaya çıkaracak şekilde geldi. Ne zaman kış kendini hissettirse, bencillikleri tutmuş, kendini sağlama almaya başlamış bu şehri unutur, o çocuğun halini düşünürüm.

Çünkü birazdan bir çocuk bu şehre girer ve onun iki eli camda devam eden ve bir mabede girme edasıyla nefes nefese sürdürdüğü yolculuğu sona erer… Herkesin bencilce kendini sağlama almaya çalıştığı kışın bu başlangıcında, onun heyecanı ve hayalleri, otobüsün bagajından yere atılan eşyalar gibi, daha ilk dakikalardan itibaren birer birer sönmeye yüz tutar…

İndiği otobüs terminalinde yüzlerde bencillik okunur… Yüzlerde kendisinden başkasını hesaba katmamak okunur… Yüzlerde kimsenin kimseyi ilgilendirmediği okunur… Bu kış burada, o rüya gibi yolculuk biter ve gerçekler başlar…

Kış kendince geldi… Ne zaman kış gelse, birden ben de o çocuğun düştüğü duruma düşerim. İçimde bir çöküntüdür başlar. Herkesin kendini düşünüp emniyete almaya başladığı bu günlerde, benim içimde, o çocuğun yeni hayatıyla birlikte fabrikalarda işçilikler başlar… Onun yerine lehçesi ile alay edilmeler, dışlanmalar hissederim… Birileri tarafından yetersiz ve beceriksiz görülmesini, kimse tarafından anlaşılmamasını, onun yerine onun haberi olmadan yaşamaya başlarım. Onun yaşadıklarını yaşamaya, hissettiklerini hissetmeye, daha ilk karlar yağdığı dakikalarda başlarım. Çünkü o çocuk, benim çocukluğumdur. Elleri pencerede heyecanla, türlü beklentilerle süren, başını ve sonunu hesaba katmadığı o yolculuk, benim yolculuğumdur. O sahipsiz at, o tek başına kalmış sokak lambası, çocukluğumdan kopuşumdur. O bencil, herkesin kendini sağlama almaya çalıştığı şehir, kimsenin kimseyi umursamadığı, hayallerin otobüsten atılan eşyalar gibi bir bir kırıldığı şehir, benim şehrimdir.

Zihnimde o çocuğun ve kendimin aynı anda çıktığı yolculuk beni oldum olası korkutur… Ama yine bilirim ki, her şeye rağmen onları bundan uzak tutamam; ne Anadolu’dan başlayan o masum yolculuğu, ne de kendime giden yolculuğu durdurabilirim… Kış başlamış ve herkes gibi ben de kendi bencilliğime dönmüş, bu şehirde yaşamanın bir gereğiymiş gibi kendimi sağlama almaya başlamış olmaktan utanırım. Sonra bu şehir gibi döner, sadece kendi derdime bakarım…

Bu yüzden, ne zaman kış gelse, ben her şeyden önce Anadolu’dan bu hissiz şehre doğru bir çocuğun yola çıkmasından tedirgin olurum… O çocuğun yolculuğu sürdükçe, hayatının bir yerden sonra benim ömrüm olmasından tedirgin olurum… Kış geldiğinde gerçeklerle yüz yüze kalmaktan ve gerçeklerin bu denli ağır olmasından kaçmaya çalışırım. Kış gelince kar türküleri değil sevgili dostum Cezmi Ersöz’ün “Şehirden bir çocuk sevdin” şiiri takılır dilime, söylenmeye başlarım:

Yaktın masum hırslarını geliyorsun
oysa bir bilsen, seni ona taşıyan şehir
saçını bağladığın iple bile alay ediyor
Ah! bir bilsen herkes tetikte;
sense böyle hesapsız, böyle sevinçle

Ah! bir bilsen
sadece güzelliğin tutuyor acımasızlığın
kapılarını

Yaktın masum hırslarını geliyorsun,
şehirden bir çocuk sevdin yine…

NOT: Bu yazı Ocak 2007’de Gazete Avcılar’da yayınlanmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*