Parmaklarımdaki ruhsuz yara

Sabah uyanıp, asansörün kapısına gelene kadar, aceleci bir şehir hayatının içerisinden, yine her zamanki dalgınlığımla geçtim. Geç kalınmış bir randevu, birikmiş işlerin baskısı ve kendisine yoğunlaşmanı bekleyen iş hayatı, içerisinden geçtiğim dünyanın çizgilerini bugün iyice silikleştirmişti.

Algılarımın bu zayıflamış hali, orada eski bir dekor kadar hareketsiz duran yaşlı kadını görmeme engel olmuştu. Dışarıdaki aceleci hayatın içine hiç bulaşmamış kadar sakin bir yüzifadesiyle, o yaşlı kadının, tam önümde durduğunu anlayamamıştım. Bu hayattan hiçbir beklentisi kalmamış kadar durgun bir ifadeyle, asansör panelinde azalan sayıları takip ediyordu.

Bugün, o yaşlı kadını, asansöre binerken, hafifçe ittim.

Evet, işyerine çıkmak için beklediğim asansöre binerken, o yaşlı bir kadını hafifçe iten eller, benimkilerdi… Vakti geçmek üzere olan randevum ve bitirilmeyi bekleyen işlerim, hissiz bir yasa gibi yönetti ellerimi.

Aramızda geçenleri anımsıyorum.

Hatırlıyorum, onun yürümesine yardım etmek için uzanan elim, bir an, istemeden, onun omzuna hafifçe, ama başka bir dokunuşla değdi…

Hatırlıyorum, ona sevgi ve öfkenin karışımı bir dokunuşla dokundum. Hatırlıyorum, ona iyilik ve kötülüğün yan yana yarıştığı bir dokunuş ile dokundum. Hatırlıyorum, ona dünya hayatı gibi dokundum; onu itmek için, ona sevgimi göstermem gereken bir zamanı seçtim…

Parmaklarımdan akan tutarsızlığı unutamam.

Parmaklarımda şüphesiz bir iyilik vardı. Onun yürümesine destek olmak içindi bu iyilik. Parmaklarımda bir kötülük de vardı. Durması gereken yeri biraz geçmiş bir dokunuşta hissettim o kötülüğü. Durması gereken yerden biraz daha ilerde, kendi ritmini çok az geçmiş bir dokunuşta gördüm.

Dokunuş, bana ait olması gerekirken, benim emrimden ayrıldı.

Durması gereken durağı biraz geçmek istedi dokunuş: Sadece bir nokta kadar. İyilik için başladı dokunuş, sonra iyilik ile kötülük arasındaki görünmez çizgiye kadar yürüdü. Aradaki mesafeyi daralttı dokunuş: Yine sadece bir nokta kadar.

Yükünü taşıyamayan bir sandal oldu dokunuş; geciken randevuyu yüklendi, biriken işleri yüklendi, asansörün önünde bir dekor gibi bekleyen yaşlı bir kadını yüklendi, sadece bir nokta kadar ileriye geçtiği için, iyilik yerine kötülük olmuş kendini yüklendi ve aniden batmaya başladı.

Bana ait olmasına rağmen, benden çıkmışa benzemeyen o ruhsuz talimatı yerine getirdim.

Evet, o ruhsuz talimat. Yani geç kalınmış bir görüşme için yaşlı bir kadını hafifçe itme emri… İyilik kisvesi altında beynimden bir sinyal olarak yola çıktı… Ellerime yöneldi…

Bir an ne olacağını ürpererek anladım. Ama bu anlama, gidişatı durduramayacağımın da bir göstergesiydi aslında. Yardım için omzuna hafifçe dokunduğum yaşlı kadını, asansörün içerisine doğru hafifçe itmekte olduğumu, faili bir başkasıymış gibi, uzaktan uzağa, onaylamadan, iç geçirerek, içimden ve tepki göstererek seyrettim…

Utançları hep sorular takip eder ya. O yaşlı kadını asansörün içine ittim ve beynimden ellerime ulaşano ruhsuz sinyalin peşine sorularla düştüm.

Onu ittim, çünkü o yaşlı kadının işlerle ve randevularla bir ilgisi yoktu. Onu ittim, çünkü onun faturalarla, şirketlerle, kariyerlerle bir ilgisi yoktu. Onu itsem bile diplomalarımı yırtamaz, maaşlarımı iptal edemez, işime son veremezdi, zayıftı. Onu itsem bile, yine o, sektörlerle ve rekabetle örülü bu hayatın dışında kalacaktı, bir şey değişmeyecekti.

Onu ittim, çünkü o planlardan çok gerçeklere benziyordu. Kendisi için acele edilmesi gereken şeylere hiç benzemiyordu. Sonsuza dek yaşamayı değil de  ölümü hatırlatıyordu, belki de bundan dolayı onu ittim.

Eğer onu hafifçe itmeseydim, bu hayatta tırmanılması gereken yokuşları tırmanamayacak, varılması gereken dünyevi maksatlara ulaşamayacaktım, eğer onu hafifçe itmeseydim, parmaklarım yumuşayacak ve o gevşemiş parmak kaslarıyla hedeflerime varamayacaktım. İşte bu yüzden onu ittim.

Onu iterken fark ettim, orada benimle birlikte hafifçe ittiğim yaşlı kadının da bulunduğunu.

Asansöre bindik, kapı kapandı. Yüzünde hesap soran bir yavaşlık aradım, bunu yapmadı.

Yüzünde, orada, birinin onu ittiğini fark ettiğine dair bir işaret aradım. bunu da yapmadı.

Oysa anlamıştı olanları, çünkü yüzü kenara itilmiş bir insanın yüzü kadar, bütün çizgilerden yoksundu.

Asansörün aynasından yansıyan kendi yüzümde bir sakinlik aradım. Buna rastlayamadım.

Eğer yüzümün sakin bir yüz olduğunu görebilseydim, o kadını hafifçe itmediğime kendimi inandırabilirdim. Hayır, yalnız yaşlı bir kadını iten birinin yüzü kadar ruhsuzdu yüzümün görüntüsü.

Yüzüm susmadı… Yüzü konuşmadı…

O asansörde kendimle karşılaştım.

Aslında ben, o yaşlı kadını asansörün içerisine iterken; içli duygularımı, samimiyetimi, inançlarımı, onunla birlikte, bir süreliğine, kendi varlığımın dışına ittim.

Ben o yaşlı kadını asansörün içerisine iterken; yoksulları, şiirleri, dokunaklı şeyleri, sonradan bulup geri getirmekte çok zorlanacağım sonsuz bir boşluğa ittim.

Ben o yaşlı kadını iterken, tepki gösterdiğim insanların durumuna düştüm.

Ben o yaşlı kadını iterken iyilik ve kötülüğü bilmeden aynı tonda kullanan, iyilik peşindeki kötülerin durumuna düştüm. Tıpkı onlar gibi, sevgi ve şefkat ile yardım etmek için eğildim ve sonra hiç ummadığı bir anda o yaşlı kadını asansörün içerisine, hafifçe ittim.

Ben o yaşlı kadını itmekle, yaşamak için kendime, sektörlerden, diplomalardan, başarılardan, randevulardan ve işlerden meydana gelen bir dünya yaptım; duyguları ve gerçekleri o dünyadan kapı dışarı ettim.

Ben o yaşlı kadını hafifçe itmekle, şefkat ve intikamın, iyilik ve kötülüğün, sevgi ve adı konulmamış nefretlerin bir parmak küçüklüğünde nasıl birbirlerine karışabileceğini öğrendim.

Ben o yaşlı kadını hafifçe itmekle, gecikmek üzere olduğum randevuma tam vaktinde yetiştim.

Görüşmem gereken kişinin birkaç dakika gecikmesini örtmek için ısmarlanan sıcak çayı yudumlarken, kalbime doğru inen bir soğuklukla irkildim.

Not: Bu yazı 2013 yılı Eylül’ünde Sıradışı Yazılar isimli kitapta yayınlanmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*