Sayıklamalar

Burası neresi, buraya neden geldim, burada kaç gün, kaç gece geçirdim? Yaşadığım hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Başımı yastıktan kaldırmak mı? Keşke bunu hiç denemeseydim. Aynı tonda bir üşüme nöbetine daha dayanamayabilirim. Ritmik ve kararlı bir ağrı, kafamın içerisinde durmadan yer değiştiriyor. Hep aynı ritimde gelmesi ne iyi! Bir ağrının, bir sonraki ağrıyı önceden haber vermesi… Hayatım bir yerde kesintiye uğramış, bense bunu boş verip, bir ağrının bir ağrıyı haber vermesine seviniyorum.

Bir alışkanlığın etkisini uyandıracak kadar uzun süre sayıklamış olmalıyım. Her şeyi bir tarafa bırakıp sadece sayıklamak istiyorum. Yalnızca bir üşüme nöbeti, bir takım ritmik ağrılar ve sayıklama arzusundan oluşan şüphe duygusuna mı “hayatım” diyorum? Aklıma gelen her yeni fikir, her soru ritmik ağrılarımın şiddetini artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Sadece sayıklamak istiyorum.

Az önce duyduğum şey benim kendi sesimdi. Kendi sayıklamamla ilk kez bu kadar net karşılaşıyorum. Çıkardığım sesler, bildiğim hiçbir kelimeye benzemiyor.  Bazı harfleri anlamsızca uzatıyorum. Bazı harfleri uzatmanın, yaşadığım duyguya yetişemediğini anlayınca, sesimi perde perde yükseltmeye başlıyorum. Durmadan hiçbir şeye benzemeyen sesler çıkarmak istiyorum. Yaşamda karşılığı olmayan sesler arıyorum sayıklarken.

Ben de o dili konuştum. O dilin konuşulduğu ülkelere de gittim. Hastaydım, nerede olduğumu unutmuştum, ağır bir üşüme nöbetine tutulmuştum, kabuslar görüyordum. Annem yanımda yoktu. Arka arkaya defalarca “anne” diyordum, cevap gelmiyordu. Harfleri uzatarak söylüyordum, cevap gelmiyordu. Harflerin yerlerini değiştirerek söylüyordum ama acı sessizlik bozulmuyordu. Madem beni duyacak kimse yoktu, o hedefsiz iniltiler, bu dünyada kullanılan seslere benzemeyebilirdi. Hiç duyulmamış seslere daldım. Dalıp gitmemle, beni o ülkeye almaları bir oldu. Ağzında dili olmayan bir adam karşıladı beni. Arkası dönüktü. Bir uğultu gibi konuşuyordu. Yine de anladım söylediklerini. O ülkede kimsenin muhatabı yokmuş. O ülkede nesneler yokmuş, isimler yokmuş, her şey duygulardan ibaretmiş o ülkede. Hiçbir kelime o duygulara tam denk gelmediği için, her duyguya rastgele bir ses çıkartılırmış. Yaşanan bir duygu, bir daha yaşanmadığı için, bütün sesler sadece bir defa kullanılırmış. Orada kimse başkası anlasın diye konuşmaz, konuştuğu her şeyi içindeki bir üşümeyi dindirmek için konuşurmuş.

Sayıklıyordum. Nerede olduğumu, buraya ne zaman geldiğimi anlamak üzereyken sayıklamalarımın içinde yeniden kayboluyordum. O nesnesiz ülkede, isimsizlik ve dilsizlikler arasında yaşam başlıyor ve bitiyordu. Her şeyi sonsuza dek unutmuş olmak… Karşısına böyle bir seçenek çıkmış biri, bunu reddedebilir mi? Yaşadığı her şeyi unutmuş bir insan neyi sayıklayabilir ki? Her şeyi unutmak güzeldi.

Her şeyi hatırlamaya mecburum. Suudi Arabistan topraklarındaydım. Buradaki ikinci günümde ateşli bir hastalığa yakalandım. Kafile’den ayrıldım. Yatağa girdiğimden beri üşüyordum. Kabe’ye yaklaşık 5 dakika mesafede bir oteldeyim. Bir akşamüstü kadar yavaşlıkla çöküyordu yalnızlık, bir otel odasında. Neredeyse benden bir parça olacaktı yalnızlık. Otele yeni kafileler getiren otobüslerin sesleri kulaklarımı tırmalıyordu. Hayat burada bir otel odası, hayat burada ne hissetsem çocukluğuma kapı aralıyor, hayat burada birazdan başka bir sayıklamada kaybolacak bir tereddüt, hayat şimdi burada yalnız ve yalnız pencereden gelen otobüs sesleriydi… Otobüs sesleri… sesleri… otobüs… otobüs… çocukluğum… otel… Kabe… hayat…

O nesnesiz ülke, o isimsizlik, o dilsizler, arkası dönük insanlar yeniden giriyordu ruhuma. Pencereden gelen otobüs sesinde, yine o ülkeye doğru, bu kez çocukluğumla kayboluyordum. Bir otel odasında yalnız, yarı bilinçle, konuşuyor, anlatıyor, sayıklıyordum.

Evi yol kenarında olan bir çocuktum ben, diye sayıklıyordum. Evimizin önünden otobüsler geçerdi. Adı unutulmuş şehirlerden gelip, büyük şehirlere ulaştığı düşünülen otobüslerdi onlar. Sıkıldığım zamanlarda, yolun kenarında oturur, o otobüsleri gözlerdim. Yolcularını tanımadığım, nereye gittiklerini bilmediğim, beni sadece oradan geçmeleri ilgilendiren bu otobüsler, karşılıksız bir aşk gibi beklerim. Aslında seyrettiğim otobüsler değil, onların içindeki insanların yüzleriydi. Evimiz, gerçekte şehirlerarası bir otoyol kenarında olsa bile, aslında daha çok, her istendiğinde içinden değişik insan yüzleri çıkaran sihirli bir perdeydi. Sıkıldığım zamanlarda oturup beklediğim yer, görünüşte bir yolun kenarı olsa, herhangi bir şeyin kenarında değil, içerisinde olduğumu bir tek orada hissederim.

İnsanın tedirginliğinin ne olduğunu o yol kenarında öğrendim önce. Boşluğa düşmesi nedir, belirsizlik insanı ne hale getirir, orada gördüm. Kurtulmak istemek, başlamak, yeniden başlamak, son kez denemek, bir daha yapmamaya karar vermek, geri dönmemek, geri dönmek, sil baştan yaşamak, kendini bırakmak, kendine kızmak, kin tutmak, bağışlamak, kendini kutlamak nedir, o yol kenarında öğrendim. Çünkü beklenmedik bir anda gelirdi otobüsler. Bir tiyatronun bitiminde oyuncuların sahnede toplanıp, yavaşça seyircileri selamlaması gibi, taşıdığı yüz ifadelerini bana sunar öyle geçerlerdi. Sonra perde kapanır, bu kez önce görüntüsüyle, sonra sesiyle otobüs kaybolur, yüzler solar, bense evime, daha doğrusu o “bir yere gidememek duygusu”na geri dönerim.

Geceleri penceremden asfaltın kokusu gelirdi. Bazen bu kokuya bir isim arar, ama bir türlü bulamazdım. Bulamazdım, çünkü üzerinden bu kadar ayrılık ve kavuşma geçmiş, üzerinde bu kadar hesaplaşma yaşanmış bir nesnenin kokusu, bir türlü hayatımdaki başka şeylere benzemezdi. Bazen geceleri gizlice gidip, dini bir ritüel gibi asfalta ellerimle dokunurum. Çünkü bu dünyada hiçbir yer bilmiyordum. Hiç kimseyi tanımıyordum. Otobüsteki insanların yüzünden hesaplayıp, zihnimde kurduğum dünyaya sadece oradan gidiliyordu. O asfaltın kokusundan hissediliyordu, o başka dünya. Sadece onunla açılıyordu benim engelsiz düşüm. Hep aynı yere çıkan dünyamda, başka yere çıkan bir tek oydu. Bir tek o aynı sonuçlara hapsetmiyordu beni. Bir tek o koku, yüzlerdeki değişen ifadelerin aktörüydü. Oysa benim yüzümdeki ifade, o asfaltı kokladığım anlar hariç, pek değişmiyordu.

Sessiz ve ara sıra ellerimi koklayarak eve dönerim. Ev, geriye dönmek demektir zaten. Herkesin aniden farklı yerlere dağılmasından kurtarır dünyayı ev. Sonsuz tercihler arasında sıkışmış insanın, hepsini reddederek kurtulması demektir ev… Nereye kurulu olursa olsun, biraz da, “gidememek duygusu” demektir. İçerisinde, başka bir yere gittiğinde kırılmaya müsait hayatlar tutar. İçerisinde çok istemelerine rağmen gidememiş insanları yan yana tutmaya yarar.

Gelme arkamdan, ben “sen” değilim, ben senin çocukluğunum, dur, gelme arkamdan. Dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun, evi şehirlerarası bir karayoluna bakan bütün çocuklar gibi, sen de, düşüncelerini hep gidemediğin yerlerde yaşa. Gelme peşimden; dünyanın neresinde yaşıyor olursan ol, şehirlerarası bir yol karşılıklı hiç konuşmamış insanlar gibi, sadece ulaşabildiğin yerlerde yaşa. Kendimle arandaki mesafeyi ölç! Uzak. Gözlerini açtığında göreceksin ki o dilsiz ülke senden çok uzaklaşmış.

Hastaydım, yalnızdım, üstelik durmadan kendimle konuşuyordum, feci halde üşüyordum.  Uyanıklığım, uykum kadar sürüyordu. Bir otel odasında hala yalnız, hala yarı bilinçle, yeniden sayıklamaya başlıyordum. Gökten tanımadığım bir çocuk iniyordu odama. Şehirlarası bir yol olduğumu söylüyordu bana. Sayıklamalarımı kendine lisan yaparak konuşuyordu.

Diyordu ki; ben bir çocuğum ama senin çocukluğun değilim. Ben seni tanımam ama yine de anlarım. Dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun, evi yol kenarında olan bütün çocukları tanımasam bile anladığım gibi seni de anlarım. Hayallerini gidemediği yerlerde yaşamış çocukların dilleri yoktur, sayıklayarak geçirir hayatı onlar. Çocukluğumda evimizin önünden geçen asfaltı neden bu kadar çok sevdiğimi, düşünürken anladım ki o yol, dünyanın değişik yerlerine, başkentlerin başkentine kadar uzanıyormuş. O yol, başka her yerden çok, benim sonsuz düşüme gidiyormuş.

Kabe’ye birkaç dakika mesafede, iki uzun gece geçirdim. Oysa bir şeyin kenarında değil, içerisinde olduğumu en çok orada hissetmeyi yeğlerdim. İçinde eksik çocukluklar, gidilmemiş yerler, bu hayatın dışına açılan pencereler, yolu bitmemiş otobüsler, sayıklamalar, çocuk sesleri birikmiş otel odasından eksik yaşanmış hayatların tedirginliği gibi titreyen adımlarla çıkabildim.

Hasta ve yorgun ayaklarımın beni ilk hamlede getirebildiği yer Kabe’nin içerisinde bir yerdi. Bir yere gelmiştim ve burası özlediğim bir yerdi. Yere diz çöküp elimdeki dua kitabını bitirene kadar okudum. Ayağa kalktım. Peygamberimizin (sav) alnını, göğsünü, yüzünü ve ellerini dayayıp, ağlayarak dua ettiği Kabe’nin bölümlerinden biri olan Mültezem’e yöneldim. Oraya ulaşmak için saatlerce bekleyenlerin arasından lütufla açılmış davetkar bir koridor gördüm. Oradan geçerek Mültezem’e ulaştım. Orada perçinleşmiş ellerin içerisinde ellerime bir yer buldum. Oraya dayanmış alınların arasında alnıma bir yer, ağlamalar arasında kendime bir ağlama tutturdum.  Orada en çok evimizin kenarından geçen yolun kokusunu duydum. Orada duanın en makbul olduğu bir yerde, dua yerine sayıklamanın benim için daha gerekli olduğunu anladım:

NOT: Bu yazı 11 Şubat 2008 tarihinde Taslak Dergisinde yayınlanmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*