Soba ve Anne

İlkokul öğretmenim Gülsen Askeroğlu’nun ardından…

Göle’nin yüzüncü yıl ilkokulu, dünyanın en büyük binasıydı. Öğretmenimiz, dünyanın en büyük bilgesiydi.  Göle, şehirlerin en büyüğüydü. Kış, kışların en çetiniydi. Dünyanın her yeri kar altındaydı. O yıllarda ilkokullara yaz gelmeyecekti. Okulun bahçelerini çevreleyen duvarlar, dünyanın sınırıydı. İlerisinde ülkeler, ilerisinde uzay, ilerisinde ülkeler vardı. Aramızda kimse ilerisine geçecek kadar büyümemişti duvarların. Annelerin bilmediği, babaların önemsemediği, devletlerin yetişemediği olaylar yaşardık. Uzaydan, galaksilerden, ülkelerden sıyrılıp duvarlarının içinden girdiğimiz bir ilkokuldu. Hiçbir şey bilmiyorduk. Yazı yazmayı, yemek yemeyi, çanta taşımayı, hiçbirini…  Fark etmiyorduk burnumuzun aktığını, dişlerimizin kanadığını, gözümüzdeki çapakların varlığını. Bilmiyorduk, saçlarımızın dağınıklığını, tırnaklarımızın haddi aştığını, ellerimizin donduğunu, ayak parmaklarımızı hissetmediğimizi.

Sorunlarımız herkesinkinden büyüktü, kalem eksikliği, kalem açacağı eksikliği, silgi eksikliği, ödev eksikliği. Galaksilerde bunlardan büyük sorunlar olamazdı. Kederlerimiz çoktu, kederin ne olduğunu bilmeksizin. Yanardı soba, açılırdı kapı, içeriye girerdi o. Yazardı, silerdi, konuşurdu, susardı o. Bazen dalardı, uzun. Ağlardı, kederin ne olduğunu bilerek. Kimse görmezdi, ben görürdüm, tedirgindim. Sızlardım, kederin ne olduğunu bilmeden, kimse görmezdi, o görürdü, avuturdu. Tek kelime söylemeden avuturdu. Bakardı, uzun bakardı, derin.

Soba yanmazdı, yanmak bilmezdi. Duman kaplardı sınıfı, ağlardı, kimse kimseyi görmezdi. Birbirinde kaybolan çocuklardık. Kendi kendimizi bile bulamazdık, küçüktük. Soba sönerdi, ısınmaya hakkımız vardı, üşümeye hakkımız olduğu kadar. Sobanın da üşümeye hakkı vardı. Kara tahta donar, ona inat ülke haritası tutuşur yanardı. Büstler ısınır, hitabeler genişler, sıralar büzüşür, tebeşirlerden sıcak dumanlar çıkardı. Ellerimiz, ayaklarımızın donmasıyla ısınırdı. Ayaklarımız yok olurdu. Ayaklarımız birbirimizin ayaklarıydı, fark etmezdi kimin ayaklarının üşüdüğü. Üşüdüğümüz anlarda; asırlardır zil çalmıyor, yüzyıllardır ders bitmiyordu, paydosa binlerce yıl vardı. Çıkış saati peşinden koştukça uzaklaşıyordu. Zaman genişledikçe biz daraldıkça.

Evlat olurduk; çıkış saati, hüznün, ayrılığın, hasretin başlangıcıydı.  Okul, bizim için evdi. Öğretmen, anneydi. Zil çalar, soba söner, anne susar, kapı kapanır, büstler daralır, haritadaki yangın söner, tebeşirler uyur, duvarlar açılır ve bir yetiminkine benzeyen sıkılgan adımlarla o duvarın dışarısına isteksizce çıkardık. Ertesi gün başlayacak okul için yüzyıllarca bekler, asırlarca düş kurar, binlerce yıl heyecanlanırdık. Bir türlü başlamazdı okul. Bitmezdi gece, peşinden koştukça uzaklaşırdı anne. Kar bastırırdı. Mecburi tatiller olurdu, çakılıp kalırdık olduğumuz yere. Sınıfa döndüğümüzde penceremizden dışarıdaki dünya görünmez olurdu.

Önümüzdeki masada otururdu bilge. Kederlerini düşünür, unuturdu dünyayı. Aniden irkilir, hayata döner, bilge usundan anlatmaya devam ederdi. Soba tüterdi, içi yanardı. Vazgeçmezdi anlatmaktan. Üşüme hakkımızı kullandığımız sınıflarda bizi ısıtan oydu, kalbimizi, ruhumuzu, merhametimizi ısıtırdı. Bedenimiz üşürken, gönlümüzü hiç sönmeyecek bir alevle tutuştururdu.

Onun paydos zili çaldı, toprağa verdik, yüreğimizdeki ateş yanmaya devam ediyordu, üşümüyorduk. Öldü mü, vefat mı etti?  Okulu, duvarları, haritaları, büstleri, silgileri, kalemtıraşları imgeleriyle birlikte toprağa verdik. Kederin ne olduğunu bilerek kederlendik bu kez. Onu bıraktık, dünyanın kapısını kapattık ve onsuz hayatımıza geri döndük. Onun yüreğimizi parıldatan ışıltısıyla, pencerelerinden dışarısı görünebilen evlerimize geri döndük. Fazla kalemim vardı; bunu yazdım, zil çaldı.

NOT: Bu yazı 27 Nisan 2014 tarihinde Siyasal Birikim Gazetesinde yayınlanmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*