Yalvarırım vurma!

Onunla sahil kenarında, arkasında türbelerin olduğu bir çay ocağında buluşuyorduk. Nereden geldiğini bilmediğimiz ney sesini dinliyorduk. Durmadan bana kendisi ile ilgili bir şeyler anlatıyordu. Bu hayattan bunaldığını, işlerden ve insanlardan çok çektiğini söylüyordu. Her buluşmamıza kendi hayatını değiştirecek yeni kararla geliyordu.

Türbelerin önündeki çay ocağında ney sesi eşliğinde çay içip benimle dertleşmenin tadını hiç birşeyde bulamadığını söylüyordu. Buluştuğumuz bazı günler insanların arasına karışmanın öneminden bahsediyor, üye olduğu derneklerin, kayıt yaptırdığı kursların isimlerini söylüyor, katıldığı bu çalışmalarla adeta yeniden doğduğunu ve yeni insanlarla tanışmanın kendisini kötü enerjilerden arındırdığını söylüyordu. Böyle zamanlarda hırslı, aceleci ve panik bir yüz ifadesine sahip oluyordu.

Ama her ne oluyorsa oluyor, birden yeni bulduğu hayat felsefesini reddedercesine, parasını ödediği kurslara gitmiyor, üye olduğu derneklerin önünden bile geçmiyor, tanıştığı yeni insanların çıkarcı ve ikiyüzlü olduklarını ve hepsini defterinden sildiğini söylüyordu. Bu duygulara büründüğü zamanlarda telefonunu açmıyor, evinden çıkmıyor, kimseyle konuşmuyor, gizli bir inziva yaşıyordu.

Bir gece upuzun sakalları ve elinde bir tespihle geldi. Bir tarikata katılmış, günlerdir zikir halindeymiş. Asıl kurtuluş oradaymış. Asıl kurtuluş teslim olmak, tevekkül etmekteymiş. Gece boyu bana evliyaların kerametlerini anlattı. Dünyadan soyutlandığını ve tamamen maneviyatı yaşadığını söyledi. Asıl mutluluğu bulduğundan ve onu yolundan kimsenin döndüremeyeceğinden dem vurdu.

Birkaç gün sonra sakallarını kesmiş, kulağında bir wolkman ve spor elbiseleriyle yanıma gelerek her şeyin anlamsız olduğunu söylüyordu. Aslında modern dünyada ezilenlerden ve ezenlerden başka kimseler yokmuş, ödediğimiz vergiler yerli yerine kullanılmıyormuş: İşçi sınıfının eylemlerine katılmaya başlamış, halkların ezilmişliğine çok üzülüyormuş. Sabaha kadar bana protest müzik dinliyormuş. Aslında kendisinin özünde muhalif olma duygusunun ağır bastığını ancak yıllar sonra bunu keşfedebildiğini ve artık insanlar kabul etse de etmese de kendisinin bu olduğunu söylüyordu. Buluştuğumuz çay ocağının sahibinin bile sistemin adamı olduğundan şüphelendiğini, konuşurken sessiz ve dikkatli olmamız gerektiğini öne sürüyordu. Hayatının kalan kısmını Amerikan emperyalizmi ile mücadele ederek geçireceğini, zarar gelmesin diye dilersem ondan uzak kalabileceğimi ve bundan gocunmayacağını anlatıyordu.

Birkaç gün sonra gelip Hacc’a gideceğini söylüyordu. Yıllardır bulamadığı arınmayı orada gerçekleştireceğini, döndüğü zaman tam istediği gibi olacağını anlatıyordu. Orada üzüldüğü, pişman olduğu her şeye tövbe edeceğini, bir daha günah işlememek, pişman olmamak, mutsuz olmamak üzere geri döneceğini anlatıyordu. Bu kararı aldığı günlerde herkesi arayarak helalleşiyor, hacda onlara da dua edeceğini söylüyor, onlara bu heyecanı herkesin mutlaka tatması gerektiğini anlatıyordu.

Bir başka gün gelip Hacc’a gitmeyi ertelediğini, Amerika’ya gitmek için yaptığı yeşilkart başvurusunun kabul gördüğünü, artık yaşının ilerlediğini, iyi ve kalıcı bir meslek sahibi olmak için Amerika’da uzun süre çalışacağını, benimle dertleşmeyi çok özleyeceğini, mutlaka internet yoluyla yazışmamız gerektiğini tenbihliyordu. Daha birkaç gün önce yerden yere vurduğu Amerika’nın aslında özgürlükler ve fırsatlar ülkesi olduğunu ve her insanın hayatında en az bir defa bu okyanus ötesi cenneti görmesi gerektiğini söyledi.

Onunla buraya ne zaman gelsek, kendini yıllar sonra yeniden bulduğunu anlatıyordu. Ancak yıllar sonra bulduğu bu yeni kendisini bir türlü anlayamıyor, bu yüzden durmadan onu değiştirmeye uğraşıyordu. Saçlarının rengini, giyim tarzını, beğenilerini, düşüncelerini, alışkanlıklarını, hayallerini durmadan yer değiştiriyor ve böyle yaparak kendisine sonsuz mutluluk verebilecek tutarlı bir yenilik arıyordu.

Kendisine bir çıkış bulamadığı zamanlarda günlerce eve kapandığını, odasının kapısını kilitlediği, tarikatlerden nefret ettiğini, ideolojilerin de safsata olduğunu, bir türlü sevemediği o acımasız insanların isimlerini yüksek sesle söyleyerek onlara ağzına gelenleri saydığını, Amerika’nın dünyanın en büyük yalancısı olduğunu, en doğrusunun sistemin adamı olmak olduğunu, ezilmemek için herkesi ezecek kadar güçlü olunması gerektiğini ağlayarak söylediğini anlatıyordu. Sahildeki türbenin önündeki çay ocağında, onun bana bu anlattıklarına içli bir ney sesi eşlik ederdi.

Bunca tutarsızlık arasında kendisine mutlaka yeni bir hedef bulur, ona ulaşmaya çalışırken de rahatlardı. Ama öyle zamanlar olurdu ki, ne yeni kariyerler, ne yeni ideolojiler, ne de yeni inançlar onun her şeyi yıkmasına engel olamazdı. Böyle zamanlarda kendisine yapılan bütün yardım tekliflerini reddeder, yapılan davetlerin hiçbirisine gitmez, iltifatların altında taşlamalar arar, herkesi ve her şeyi kendine düşman görürdü. Etrafını suçlar, başına gelen her şeyden onları sorumlu tutar, yakınlarının yüzünü görmek dahi onun için işkence olurdu. Böyle zamanlarda haftalarca bu çay ocağına uğramazdı. Onu uzun zaman göremezdim. Hakkında kaygılarım giderek artardı. İçindeki yıkma duygusunun büyüdüğünden endişelenir, başına bir şeyler gelmemesi için dua ederdim.

Tam ümidimi kesmişken ona bir yerlerde rastlardım. Bir defasında tanımadığı kimselerin kavgasına karışmış, kafasına aldığı darbe sonucu günlerce hastanede kalmıştı. Bir başka zaman yakınlarına duyduğu öfke ve inatla günlerce sokakta uyumuş ve sağlığını iyiden iyiye kaybetmişti. Bir keresinde yalnızca o nefret etmeye başladığı yakınlarına zarar vermek adına intihar etmeyi denemişti. Bu ağır deneyimden de ucuz kurtulmuştu. Her seferinde umulmadık bir vesileyle onu yeniden bulurdum. Onu rastlantı sonucu son gördüğümde kendi kendine konuşuyordu: “Ne olur bana vurma, lütfen bana vurma” diye sayıklıyordu.

Onu kendine getirmeye çalıştım. Son görüştüğümüzde ortalardan kaybolacağını, bir daha dönmeyeceğini, yerleşik hayatların onu zehirlediğinden bahsetmişti. Kısa bir zaman sonra nerede olduğundan beni haberdar edeceğini söyledi. Ama bu kez ortalardan kaybolmasının ardından aylar geçmişti. İyiden iyiye merak etmiştim. Yıllar sonra tam ümidimi kesmişken bir televizyon kanalında sokak sanatçıları ile söyleşilerin yapıldığı bir programda fark ettim. Gözlerime inanamadım. Elinde bir ney vardı. Hiç olmadığı kadar mütebessimdi. Acılarını türbe etraflarında gizlice ney çalarak dindirdiğini anlatıyordu.

Programcıya benim bir kişiliğim yok, bu yüzden hayata tutunamıyorum, diyordu: Ve anlatıyordu: Bütün yıkık ve mayası tutmayan hayatların şifasıdır ney. Bu yüzden onu arkasından gidiyorum. Benim bu sesle ilişkim farklı. Bulduğum zaman beni mutlu edeceğimi sandığım hiçbir şey beni mutlu etmeye yetmiyor. Anladım ki ben, sınırlılıklara değil, sonsuzluğa aşığım. Kayıtlara değil, kayıtsızlıklara vurgunum. Anladım ki Sonsuzluğun aşkıyla inleyen ney’e aşığım ben. Sonsuzluğu bilmiş ve sonra onu kaybetmiş olanların içli sızıyla bağlıyım ben ney’e. Artık geceleri sahil kenarındaki türbelerin, yatırların, ağaçlıkların içerisinde onunla olgunlaşıyorum. Hayatımın anlamını ney’de buluyorum. Zarar vermeyen ve zarar görmeyenlerin yaşayabildiği bu ağaçlıklarda ben bu ney ile yaşıyorum. Uzun uzadıya konuşuyor ama birkaç cümlede bir aynı sözleri tekrarlıyordu: ”Ne olur vurma, yalvarırım vurma… Benim bir kişiliğim yok, bu yüzden yaşama tutunamıyorum”

Sonra onu bir daha hiç aramadım. Onu bir daha hiç görmedim. Ama sahil kenarında türbelerin olduğu o yere, o ney sesini dinlemeye hep gittim. Çünkü ney sesi benim için de acı çeken bir dosttu. Kırık hayatlara şifa veren bir ruhtu. Dosttan dosta geçen bir kayboluştu.

Not: Bu yazı Şubat 2010 tarihinde Siyasal Birikim Gazetesinde yayınlanmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*