Yolda Tek Başına

Yirmi dört saat süren otobüs yolculuklarının hatırasına…

Eski bavulun bir köşesinde sıkışıp kalmış, yıpranmış bir fotoğrafa ilişir gözü. Bellidir bir otobüs penceresinden çekildiği… Kaybolmuş atlardan biri olsa gerektir bu. İki şehrin ortasında, kendini her iki şehre de ait zannedip gururlanan ya da iki tarafa da ait olmadığını düşünüp boynu bükük dolaşan atlardan biridir bu.

Fotoğrafa bakarken, dile dökülemeyen karmaşık duygularla, aslında artık ne geldiği şehre ne de şimdi yaşadığı şehre ait olmadığının, olamayacağının farkına varır köylü çocuğu. Ne zamandan beridir kendinden başka yere gidemeyenlerden biri de odur. Resme bakınca hatırlar başlangıçtaki o umut dolu yolculuğunu. Hatırlar, hayallerindeki şehre doğru yola çıkacağı günü… Mola yerlerinin soğuk yalnızlığını iliklerine kadar yaşadığı günü ve geceyi… Bir yere ait olamama hissinin onu yavaş yavaş etkisi altına almaya başladığı zamanları… Yolculukta kurduğu düşlere kadar her detayı birdenbire hatırlar.

Otobüsün penceresinden geçen farklı dünyayı bir gezgin, bir kâşif hayranlığıyla seyretmiştir. Tanıdık şeyler aramıştır yol boyunca… Geceleri içinden geçtiği şehirlerin ışıklarını mutlu bir hayatın tabelaları zannederek seyretmiştir. Yol kenarlarında rastladığı insan yüzlerine derin derin bakmış ve onlardan kendince anlamlar çıkarmıştır. Yakınından geçtiği evlerin pencerelerini seyretmiş, dışarıdan göremediği hayatları hayal gücüyle renklendirmiştir. Yerleşim yerlerinin dışında kalmış, artık pek kimsenin yaşamadığı anlaşılan ıssız köylerin yanından geçerken, tek başına kalmış sokak lambalarını gülümsemeyle selamlamıştır. O tek başına kalmış sokak lambalarının, bu yolculuğun sonunda onu bekleyen, ışıklarını yitirmiş kendi hayatı olduğunu bilmeden…

Otobüs, yola ne kadar hızla devam ederse etsin onun zihni sahipsiz bir köpekte durmuş, küçük bir çocukta durmuş, kırık bir taşta durmuş, harabe bir evde durmuş, eğik bir ağaçta durmuştur. Masum bir heyecanla, elleri pencerelerde, insan insan, nesne nesne, lamba lamba, şehir şehir, hissede hissede kendisine doğru yaklaşan o çocuğu bir türlü içerisine almak istemeyecektir hayallerdeki o büyük şehir. Tıpkı bir mabede girer gibi incele incele gelen o yavruya, kucağını kolay kolay açmayacaktır. Ona büyük bedeller ödetmeden evvel, onu kabul etmeyecektir. Halbuki, şehrin kendisine kucak açmak istemediği o çocuk, gelirken heyecandan yolculuğa nereden başladığını bile unutmuştur. Adını ve kim olduğunu bile unutmuştur. Yanağını otobüsün penceresiyle birleştirmiş, onu sevinç ve coşkuyla beklediğini zannettiği şehrin mutluluk düşlerini kurmaktadır.

Yolculuk devam ederken sıra sıra uzanan elektrik direklerini, ovalarda sıralanmış ağaçları, yoldaki kesik çizgileri seyretmiştir… Yoldaki o kesik çizgilerin, bundan böyle hiç birleşmeyecek olan duyguları, dingin bir bütünlüğe artık eremeyecek olan haletiruhiyesi olduğunu bilmeden… Yoldaki o kesik çizgilerin, bu yolculuktan sonra sıklıkla sekteye uğrayacak olan umutları ve mutluluğu olduğunu bilmeden…

Yolda gözü sık sık kendisi gibi köylü çocuklarına takılmıştır, dağlar, ovalar, nehirler görmüştür. Yol kenarlarına bırakılmış sahipsiz kedilere, köpeklere acımıştır; gidecek bir yeri kalmamış sahipsiz atlar için dertlenmiştir, onların hallerine üzülmüştür. Onların ayazda kalmış yalnızlığıyla birlikte, tutup o da üşümüştür. Oysa bilememiştir ki, yalnızlıklarına ve üşümelerine üzüldüğü o sahipsiz atlar, aslında tam tamına onun kendisiymiş, onun bundan sonraki yeni hayatıymış.

Kum saati defalarca dolduktan sonra şehre girmiş ve onun iki eli camda devam eden ve bir mabede girme edasıyla nefes nefese, yürek atışlarıyla sürdürdüğü yolculuk sona ermiştir. Heyecanları ve hayalleri, otobüsün bagajından yere sertçe atılan eşyalar gibi, daha ilk dakikalardan itibaren birer birer kırılmaya ve sönmeye yüz tutmuştur.

İndiği otobüs terminalinde rüyalarının şehrini değil, yüzlerde hırs ve bencilliğin okunduğu bir cehennemi görmüştür. Yüzlerde kendisinden başkasını hesaba katmayan merhametsizliğin garip çizgileriyle karşılanmıştır. Kimsenin kimseyi ilgilendirmediğini görmüştür bu büyük oyunun daha ilk sahnelerinde. Rüya gibi geçen yolculuk bitmiş ve acı gerçekler başlamıştır.

O an anlamıştır ki, aslında geldiği bu şehir değil, yaptığı o yolculukmuş onun mutluluğu. Meğer şehrin değil, yolculuğun yolcusuymuş. Elleri pencerede, heyecanla, türlü beklentilerle süren, başını ve sonunu hesaba katmadığı o yolculuk, meğer onun son mutluluğuymuş. Fotoğraftaki o sahipsiz at, meğer çocukluğundan zamansız kopuşu ve müsaadesiz gelip çatan yetişkinliğiymiş. Artık ne memleketinden başlayan masum yolculuğu, ne de kendisini bir başkasına dönüştürmeye giden yolculuğu durdurmaya gücü yetmemektedir.

Yeni hayatıyla birlikte fabrikalarda işçilikler başlamıştır… Lehçesiyle alay edilmeler, dışlanmalar, şehrin ilk derslerinden olacaktır. Birileri tarafından yetersiz ve beceriksiz görülmekle, kimse tarafından anlaşılmamakla adım atacaktır bu hayata. Şairin dediği gibi “Yaktın masum hırslarını geliyorsun \ oysa bir bilsen, seni ona taşıyan şehir \ saçını bağladığın iple bile alay ediyor \ Ah! bir bilsen herkes tetikte; \ sense böyle hesapsız, böyle sevinçle”.

Hayat bir başka tonda yeniden başlamış ve her geçen saniye, o eski kendinden daha uzağa attığı bir adım olmuştur. Bütün olanlar birden bire olmuştur; her anlam, yerini bir başka anlama bırakmıştır. Kimi zaman ifade edecek kimsesi olmadığından, bazen de kelimelere dökecek takati bulunmadığından, kimseye anlatmamıştır yüreğindeki kopuşu.

Neden ben, diye düşündüğü geceler olmuştur. Zihnindeki resimleri baştanbaşa tekrar döndürdüğü zamanlar… Öfkelenip o eski kendine küstüğü zamanlar olmuştur. Nasıl da yakışmamıştır kalbine bu yeni ruh, bu hırs ve bu bencillik. Şimdiden sonra nasıl taşıyacaktır kendisi ile herhangi bir kafiyesinin kalmadığı o eski besteyi!

Heyecanla başladığı o yolculuk, çok önemsediği şeylerle arasındaki bağları bir bir kesmiştir. Şehrin ortasında sahipsiz ve yabancı olduğu gerçeğiyle birdenbire yüzleştiği için, acıyla kopan bağlarını ilk zamanlarda fark edememiştir. Gittiği yerin kilometrelerle ölçülen tarafının idrakinde olsa da kat ettiği akıl almaz gerçek mesafeyi yıllar sonra, eski bavulun bir köşesinden çıkan sahipsiz atın resmini görünce anlayabilmiştir. Otobüs kalkmış, otobüs durmuş, etraftaki her şey aniden değişmiş, ayağın değdiği toprak değişmiş, gözün gördüğü gökyüzü değişmiş ama bu büyük değişimin ruhunda yaptığı çalkantıları o güne dek ölçememiştir.

Yolculuğa dair detayların zihinden hızla silindiği böylesi bir bitişle, bir başka yerden kopup gelmiş olduğunu ve bir daha kolay kolay o eski zamanları geriye getiremeyeceğini hemen anlamıştır. Bu şehre heyecan ve mutluluk nöbetleri geçirerek gelmiş olsa da, aslında bir yere gitmediğini, bir yere maruz kaldığını kabul etmek zorunda kalması fazla sürmemiştir. Zihninde hayal kırıklığı, telaş ve korkunun birbirlerini kovaladığı duygularla adımlamaya başlamıştır şehrin yorgun ve duygusuz kaldırımlarını.

Nisan 2018’de İmece dergisinde yayınlanmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*