Zemin kat çiçekleri

(Apartmanlarda, toprak seviyesinin altındaki zemin katlarda yaşayan çiçek yüzlü çocuklara!.)

Köylü çocuklarında bir çalkantı vardır. Çalışırken öyle fazla çalışır, okurken öyle can havliyle okursun ki, uzun vadede ne olacak diye düşünmezsin. Önüne bir hedef konulursa, o hedefi kısa zamanda benimser ve hırsla ona ulaşmaya çalışırsın. Ancak, bu hedef doğruymuş veya değilmiş, sana lazım olanı buymuş veya değilmiş, bunları düşünmeye fırsat bile bulamazsın. Canını dişine takar; çalışmak gerekiyorsa herkesten çok çalışmaya, okumak icap ediyorsa herkesten daha iyi okumaya gayret edersin.

Köylü çocukları, şehirdeki yaşıtlarından daha çalışkan ruhludurlar. Buna rağmen “geride kalmakla” anılan taraf da çoğu zaman onlardır. Ne kadar çalışkan olurlarsa olsunlar; o çalışkan ve masum bedenlere işe yarar bir hedef çoğu zaman gösterilmez. Gösterildiği zaman; çoğu zaman oraya ulaşacak imkanları yoktur. İmkan var diyelim, o zaman da bu yol nereye çıkar, beni nereye götürür, diye düşünmeden ne pahasına olursa olsun ilerlemeye uğraşırlar.

Birtakım imkanlar bulmuşsanız ve etrafınızda ufkunuzu açacak birileri olmuşsa, koştuğunuz kulvarı önde tamamlayacağınız neredeyse kesin gibidir. Çünkü size fırsatlar nadiren gelir ve çok beklemeden geri gider. O fırsatı yakaladınız mı, çölde susuz kalmış gibi sarılırsınız ona. Şehirde kimsenin kıymetini bilmediği bu fırsatı öper başınıza koyar ve icadı hep beklenen bir ilaç gibi onu yaralarınıza sürersiniz. Bilirsiniz ki, bu sizin son şansınızdır; bilirsiniz ki, bu sizin durmadan sızlayacağını düşündüğünüz yaranızın son tükenmekte olan merhemidir. Köylü çocuklarının fırsat kaçırmaya hakları yok sayılır.

Peki ya kendisine imkanlar tanınmayan ve elinden tutulmayan bir köylü çocuğu iseniz.. Bu sefer de sizin önünüze hedefler koymayan, koysa bile o hedeflere ulaşacak imkanlar tanımayan toplumun karşısına; o temiz ve çalışkan ruhunuzla; müthiş bir kapıcı, on numara bir makam şoförü, eli çok temiz bir temizlikçi, yük rekortmeni bir hamal, on altı saat durmadan çalışan bir inşaat işçisi olur, yaşar gidersiniz. Her ne durumda olursa olsun köylü çocuğu başarır. Hedefi ve imkanı varsa gösterilen hedefe ulaşır, hedefi ve imkanı yoksa, hedefsiz ve imkansız birinin başarma imkanı her ne kadarsa, işte o kadarını başarır.

Çalışkan ruhunuz, birçok maceraya davet eder sizi. Çeşitli insanlar tanır, çeşitli memleketler dolaşır, çeşitli meslekler icra edersiniz. Daha çocuk yaşta iken birden kendinizi şehirlererası bir dinlenme tesisinde, müşterisinin masasına çay bırakmaya hazırlanan bir garson olarak bulursunuz. İster bir dinlenme tesisi olsun, ister bir çay ocağı fark etmez, çoğu zaman dikkatimi çekmiştir: Garson köylü çocukları masaya çay bırakırken, onu biraz da gürültü çıkararak bırakırlar.

Evet, garson köylü çocukları, çay bardağının tabağını masaya vurur. Vurur ve aslında çıkan o ses,  onların ruhunu anlayabilenler için, bir çocuğun burnundan beklenmedik bir anda gelen kan gibi ürperticidir. Çay tabağının masaya değmesiyle yayılan bu ani ve kaba ses aslında sadece acemilik sesi değildir. O kendisine hedef gösterilmeyişine.. gösterilse de o hedefe ulaşma imkanı tanınmayışına.. o gayretkeş ruhunun bir çay ocağında terk edilmiş olmasına ağlayan bir inilti gizlidir o seste.

Şehrin lüks lokantalarında iş yapıyorlarsa ne olacak? Piyasa kuralları, kurumsal pazarlama, prestij, hayat şartları, müşteri odaklı işler, nezih ortamlar, güler yüz ihtiyacı, müşteri memnuniyeti… Tüm bunlar  yüzünden garson köylü çocuğu lüks bir lokantada, lüks bir otelde yemek tabağını masaya bırakırken -dinlenme tesisinin aksine- aşırı sayılabilecek bir nezaket uygular. Normalin üstünde bir nezaket… Rahatsız edecek kadar nezaket… Müşterisini mahcup edecek kadar nezaket… İşte bu da onun tepkisinin bir başka türlüsüdür.

Evet, garson bir köylü çocuğu kendisine fırsat verilmemesi yüzünden ya çay tabağını sertçe masaya vurur, ya da öyle şiddetli bir nezaket gösterir ki, aslında nezaketiyle küfretmesi arasında çok az bir fark kalmıştır. Karşısındakine nezaketiyle tokatlar atmaktadır ama karşındakinin olan biteni anlaması çoğu zaman imkansızdır.

Garson köylü çocuğu akşam işi bittiğinde başı yorgunluktan öne düşmüş bir şekilde evine doğru yol alır. O bu şehirdeki tek sığınağı olan zemin katına döner.. Çoğu kez zemin katına döner, demek mübalağa değildir.. Çünkü bu şehrin onu ilk davet ettiği parçası bu zemin kattır.. Çünkü bu şehrin ona tanıdığı ilk imkan, bu küçük, bu karanlık sığınaktır. Bu, mezarlıklarla aynı koordinatları paylaşan yaşama alanı, göç ettiği şehrin ona açtığı ilk ve son kucaktır.

Evet, garson köylü çocuğu, akşamları zemin katına döner, o samimi olmayan aşırı nezaket elbisesini soyunur, yüzünü buruşturur, başını eğer, çocuklarının yüzüne kendi yüzündeki buruşuklukla bakar; sonra da ya hayatı boyunca susar, ya da hayatı boyunca evde kavga çıkarır. Bunu yaşayanlar için her iki durumun da bir anlamı vardır. Garson köylü çocuğu işten yorgun argın geldiği akşamlar, ister sürekli sessiz kalsın, ister sürekli kavga gürültü çıkarsın, her iki durumda da hayalleri yıkılan bir -zemin kat çocuğu- vardır. Adı Hülya, Fatma, Ali, Zeynep, Murat.. Her ne olursa olsun, ne fark eder, hiçbir şey… Onlar geceleri herkesin uyduğu sıralarda, çatı katlarındaki güvercinlerin iniltileri gibi ağlarlar.. Kaldırıma sıfır camlarından geçen mutlu ailelere bakar, içlenirler. Üst katlardan yılın belli dönemlerinde gelen elbiselere satılıp uyurlar. Babalarının yenilgilerine, annelerinin yorgunluğuna, etrafa muhtaç oluşlarına, sürekli yardım edilen durumunda oluşlarına ağlarlar.

Ama yine de zemin katta çocuklar, benzeri kolay bulunmayan çiçekler gibidir. Onları kokladığınızda hayatın birçok farklı kokusunu birlikte içinize çekmiş olursunuz. Onları kokladığınızda bir şehre alışamamanın kokusunu, onları kokladığınızda okullarda ezik ezik oturmaların kokusunu, arkadaşlarına kötü olan durumları belli etmemenin kokusunu, apartmanın üst katlarından gelen eski giyeceklerin üzerindeki kokusunu, şehir ve köy arasında sıkışmış kalmış ama ikisine de ait olamayan anne ve babasının kokusunu alabilirsiniz.

Bu hayatın hem yenilmişleri hem de kazananlarıdır bu zemin kat çiçekleri. Yenilmişlerdir çünkü onların bir parçası olan babaları da yenilmiştir. Kazanmışlardır çünkü fırsatları kaçırmama kabiliyeti de onlara babalarından kalmıştır.

Geceyi aç geçirenseler de gündüzleri okullarında kimseye sezdirmezler. Tok görünürler, “var” derler, “yedim geldim” derler. “Hayır vermeyin, istemiyorum, bizde de var ama ben giymiyorum” derler ama.. aslında muhtemelen o an açtırlar veya o giysi de evlerinde hiç olmamıştır, ama bunu saklarlar. (…)

NOT: Bu yazı 2007 Ocak ayında Siyasal Birikim Gazetesinde yayınlanmıştır. .

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*